Ana içeriğe atla

BABAN GİDERSE.. Aklın Gider, Canın Gider..



1999 Depreminde  annemlerin evinin yıkılmasıyla bir çok şeyimizi kaybetmiş olduk.

Babamın gözlerindeki problem nedeniyle lupla okuduğu ve aşık olduğu kitaplar, 
dergiler, ansiklopediler,    okuduğu kitaplardan çıkardığı notları, formülleri, denklemleri yazdığı sarı sayfalı kalın ciltli defterler,   tüm geçmişine ait siyah-beyaz fotoğraflar,   albümler,   anneme 40 yıl önce nişanlıyken yazdığı saçının telini istediği mektuplar..    tüm geçmişlerine ait hatıralar silinmişti.. 

Tüm hayatları boyunca  değer verilmiş,  her türlü koşullarda bile saklanmış,  biriktirilmiş her şey  yok olmuştu. Yine de sadece  “Canınız Sağolsun”  diyorduk..  hepsi bu...

Annem ve babam o yazı Avşa'da geçirdiler.  Bundan böyle bir deprem evi alacaklardı ama o yıllara yayılacaktı. Biz Mimaroba'da ilk yerleştiğimiz 2 oda salon evimizden 3 odalı daha geniş bir eve taşınmış ve diğerini kiraya vermiştik.  Annemlerin bize yakın  oturması için harekete geçtik. Kiracımız çıktı.. evin tüm eşyalarını mutfaktan salona, banyodan odalara hazırladık.  

Babam Avşa'da kışın da belki kalırlar diye oraya soba kurmuş ve hazırlıklarını yapmıştı ama kışın hiç bir sosyal hayatı olmayan ve bizlere ulaşım anlamında çok uzak bu yerde oturamazlardı.  Arada abime gidip kaldılar, bizde kaldılar.. Sonunda evleri hazır olunca bizim 2 oda salona yerleştiler.. Artık çok yakındık. Sık sık görüşüyor, birlikte yemekler yiyiyor, gezmelere gidiyorduk. 

Bir yılbaşı gecesi birlikteyiz..



Ancak bu resimde son yılbaşımızı birlikte geçirdiğimizi hiç bilmiyorduk.  

2001 yılında babam zayıflamış ve iştahsızlaşmıştı. Doktorları da hiç sevmez, önerdikleri ilaçları kullanmaz, şekeri olduğu halde verdikleri yiyecek listelerine iltifat etmezdi.  Canı ne yemek istiyorsa ne kadar yemek istiyorsa onu yerdi.   Su içerken gözlerini kapayıp içer, tadını içine sindirirdi. Hayatın tadının bu kısıtlamalarla geçmeyeceğini, "hayatın kalitesinin"  uzunluğundan daha önemli olduğunu söylerdi.




Haftada bir-iki kadeh içkisini içer, sigara tiryakisi olmadığı halde  ayda yılda canı isteyince bir tane içmek için çekmecesinde paket bulundururdu.   Zaten annemin pişirdiği birbirinden lezzetli inanılmaz çeşitli yemekleri hepimiz afiyetle yer, sağlıklı beslenirdik..  Etlerden, balıklara, dilden beyine, ciğerden paçaya, sebzelerden zeytinyağlı dolmalara, sütlaçtan tel kadayıfa, kabak tatlısından ekmek kadayıfına.. reçellerden limonatalara.. Hepimiz iştahlıydık. Babam ağır ağır tadını çıkara çıkara yemek yerdi. Annem onun tabağından tırtıklardı. Abim de önce bitirir benim tabağımdan tırtıklardı. 
Sofralarımız hep yemek muhabbetiyle neşeli geçerdi. Yemeklerin yorumu da yapılırdı.. Suyu az, tadı çok..  annem bu yemekleri uzuuun bir süre pişirmez babama ceza verirdi.. pişirsin diye yalvarırdık..

Yine de insan doğuştan atılan iki zarın etkisini görüyordu. Bir zar kendi yönetiminde ama öteki doğuştan birlikte geliyordu. Babamda da aileden gelen bir şeker yüksekliği oluşmuştu, ama bunu hiç dert etmiyordu.  Zayıfladıkça da şekere bağlıyordu. O yaz yine her zamanki gibi Avşa'ya gittiler.  O yıl  Gürcan'da arkadaşlarıyla Avşa'ya gitmiş  evde birlikte kalmışlardı. Dönüşte bir arkadaşıyla sohbet ederken Babamın pek halinin olmadığını ve çoğunlukla yattığını öğrendim. Bunu annemden öğrenemezdim çünkü o bizi endişelendirecek hiç bir şeyi anlatmazdı.. 



Hemen annemi arayıp sordum. Oradaki doktora gitmişler ve doktor  "normaldir.. şekeriniz yükselmiştir"  diyerek birkaç ilaç vermiş.  Hemen atlayıp Avşa'ya gittim. Babam güçsüz kuvvetsiz kalmıştı, gerçekten hep istirahat ediyordu, başka da bir şikayeti yoktu.  Dönerken O'nu da İstanbul'a getirmek istedim  "sen git ben sonra iyileşemezsem gelirim"  dedi..  Telefonla anneme tembih ediyor, bir an önce göndermesini istiyordum. Bir hafta sonra  babam İstanbul'a geldi. 

Ben de bu sıralarda Avon'da Bölge Satış Şefi olarak çalışıyorum. Mesailerim yoğun, büyük bir hedefi yönetiyorum. Yaz döneminde işlerimiz biraz azalır, tatil periyodları nedeniyle işlerimiz karışık bir hal alır, performansımız düşerdi. O günlerde işi gücü iyice unuttum. Kafamın içinde bir bulut dolaşıyor ve geçtiği yerdeki tüm düşünceleri siliyordu.. 

Babamı alıp  her zaman sağlık konusunda danıştığım ve güvendiğim doktorları olan  Ermeni Hastanesi'ne götürdüm.  Doktor muayene ettikten sonra bir batın ultrasonu istedi.  Ultrasonu çeken genç bayan hem ekrandan bakıyor hem de babama sorular soruyordu.  "Neyin var amca?" "Kaç yaşındasın?"  vb.  İşi bitince babam hazırlanıp kapıdan çıkarken radyolog hanım bana bakarak dudaklarını büküp kafasını sağa sola sallayınca başımdan aşağıya kaynar sular döküldü. Yanlış anlama ihtimalimi de düşünüp babamın koluna girdim..  Koridorda ilerlerken "baba bir dakika ne zaman hazır olur? bir sorayım"  deyip geri döndüm.  "Hayırdır? bir şey mi gördünüz? diye sorduysam da  "doktorunuz bilgi verecektir"  dedi..  anladım işler iyi gitmeyecekti..

Ultrasonun raporunu bir saat içinde vereceklerdi ama ben buna hazır değildim ve babam yanımdayken ne yapacağımı bilemiyordum.  "Yarın vereceklermiş"  deyip babamı eve getirdim. 
Ertesi gün tekrar hastaneye bu sefer yalnız başıma gittim. Doktorun odasına girip oturdum. Yine kafamın içinde bulutlar dolaşmaya başlamıştı.  Ultrasonda iç batında kitleler görünmüştü.  "Maalesef" dedi doktor yapacak bir şey yok..  "Nasıl yani?  babam bir şey yiyemiyor, hali yok ?  ne kadar yaşar? Bunları tahmin etmek yanlış olur ama    "en fazla  bir-iki ay "  dedi..  Nasıl yani ???????

Ben babamı o gün kaybettim..  

Yüreğim parçalandı, içim acıdı, burnum sızladı..  ve tek başımayım.. odadan nasıl çıktım? başka neler konuştuk hatırlamıyorum.. Arabaya atlayıp eve doğru yola koyuldum ama bundan sonrasını nasıl yöneteceğim??  hiç bilmiyorum.. Yolda direksiyonu kırıp Bakırköy Acıbadem Hastanesi'ndeki doktoruma uğrayıp durumu anlatıyorum ve " ne yapmalıyım? kendisine söylemeli miyim?" diyorum.. "Bir hastanın kendi hastalığını bilmeye hakkı vardır, ben anneme göğüs kanseri olduğunda söyledim, siz de söyleyin"  diyor..  



Hayır hayır bu aynı şey değil..  ben sanırım bilmek istemezdim..

Değiştirecek bir şey olmadıktan sonra bilmek ve bilmemek ne işe yarayacak?? kafamda birbir soru? bin bir endişe. karmakarışığım ve elbette eve gidecek ve babama ne olduğunu anlatacağım?  
Ne söyleyeceğim??  Hangi raporu göstereceğim? 

Hayatı bu kadar seven, canlı, neşeli, bilime, gökyüzüne, kimyaya, fiziğe, felsefeye bu kadar aşık, dans etmeyi seven, yemeyi, içmeyi gezmeyi, dostlarıyla sohbeti, eğlenceyi seven babama ne diyecektim?  



Hemen yolda bir kırtasiyede babamın ultrason raporunun bir fotokopisini çektirip fotokopide sadece bir satırı tipexle sildim ve silinmiş haliyle tekrar fotokopisini çektirdim. Rapor öyle ki ; baştan aşağı her şey normal sayılıyor en alttaki maddede hastalıktan bahsediliyordu. Dışarı çıktım, arabaya bindim gidiyorum. Eve varmaya çok az kalmıştı, düşündüm raporun aslı nerde?  Kırtasiyeden çıkınca buruşturup çöpe atmıştım. Hızla geri döndüm ve çöpten raporu aldım. Artık hareketlerim anlamsızlaşmış, kafam karmakarışık olmuş, iliğim kemiğim boşalmıştı, içim acıyordu..

Babam evde beni bekliyordu. Balkonda oturmuş düşünüyordu.. "Merhaba baba nasılsın? iyi misin? yemeğini yedin mi? karnın aç mı?"  diye ortadan konuşuyor sadede gelmiyor ve uzaklaşıyordum. O'na çorba yapmak bahanesiyle mutfağa kaçsam da  "Arda şu raporu ver bakalım neyim varmış?" deyince fotokopi olan raporu verip bir şey söyleyemeden yanından ayrıldım. Raporda her şey normal..  "Bilmiyorum baba bir şey bulamadılar"  diyerek durumu geçiştiriyorum.

Babam .  "Artık ben de gideyim, doktor işlerimiz bitti nasılsa" diyerek hemen Avşa'ya dönmek istiyor Belli ki annemi ve Avşa'yı özlemiş..  İtiraz etmiyorum Avşa onun canı, yaşam enerjisi.. ve ertesi gün Babamı motora bindirip Avşa'ya gönderiyorum.  Bu arada anneme ne söyleyeceğim?  O'nu nasıl hazırlayacağım? 

Bundan sonraki süreç su gibi akıp gitti.  Babamın yanımda olması gerekiyordu. Zaten babam teşhisin konulmamış olmasından rahatsız, tedavi edilmeyi bekliyordu. "Sindirim enzimlerim çalışmıyor, hormonal bir sorun da olabilir bir ilaç verseler dengeye girer, ağzımın tadı yerine gelse iyileşirim" diyordu.  Bir kaşık yemek yese  hazmedemiyordu. 

Babam yoruluyordu,  bu yüzden bazı günler onları arabaya bindirip dolaştırıyordum. Babamın eskisi gibi heyecan duymadığını daha çok depresyonda ve mutsuz olduğunu görüyordum..





İstanbul'a geldiklerinde sırf babam "bana bakılmıyor" diye düşünmesin diye başka doktor ve hastanelere de götürüyordum.  Doktorlar siz neyi oluyorsunuz?  deyip beni odaya alıyor, annemi ve babamı dışarı çıkarıyorlardı..    Hep o odalarda niye yalnız başımaydım ???  Hamit  nerdeydi? abim nerdeydi?   bilmiyorum..  

Doktora giderken ben bir şey bilmiyormuşum gibi yapıyor, doktora da bilgi vermiyordum. Bir gün Samatya Eğitim ve Araştırma Hastane'sine götürmüştüm. Burada acil serviste hemen idrar örneği aldılar ve doktor elle karnını muayene etti ve teşhisi koydu.. hepsi bu..  tomografi çekip detaylı öğrenelim dediler, itiraz etmedim. O gün akşamüstü hastanede hepimiz tüm aile bir araya geldik. Doktorla konuştuk, babamla da konuşmasını sağladık ama yine babama göre teşhis ortada yoktu ..
Doktorlar yuvarlıyordu çünkü..   "Beni hastaneye yatırsınlar, belki iyileşirim"  diyor ama doktorlar hastaneye yatıramayız diyorlardı..

O gün hastaneden ayrılırken hiç yemek yiyemiyen babam arabaya bindiğimizde "haydi hep beraber bir yerde yemek yiyelim" demişti.. O günden sonra abimler de İzmit'ten her gün geldiler gittiler.. 

19 Ağustos günü benim doğum günümdür.. O gün babam yastığının altında bulundurduğu paralardan anneme verip  "bugün Arda'nın doğum günü Güner git de bir pasta yaptır"  demişti.. Annem elinde pasta kutusu eve girince Babamın ve Annemin kızı  olmamın gururunu ve mutluluğunu yaşadım. Babam hasta yatağında bile beni düşünüyor, hatta anneme   "Arda'ya para ver de kendisine bir ayakkabı alsın"  diyordu..  ben O'nun biricik kızıydım.. bu hikayeyi öyle zor yazıyorum ki.. bir yandan da ağlıyorum.. 

O gün babam  yatağında çırpınıyor ve bizi yanına çağırıyor, son sözlerini söylüyordu.. Hamit'e  " Sen benim oğlumsun ailem sana emanet"  dedi... Hepimize öptü sarıldı, ellerimizi tuttu.. hepimiz O'nunla birlikte ağlıyorduk ..  ne kadar da çaresizdik.. vedalaşıyorduk..    Gözyaşlarımızı artık tutamıyor, hıçkırıyor, nefes almakta zorlanıyorduk.

O sırada eczacı olan abimin eşi Meliha şekerli su yapıp geldi ve babama kaşıkla içirdi.. babam dakikalar içinde kendini topladı ve sakinleşti.. bu şeker komasıydı.. şekeri düşmüştü.. Allahım dedim Ne olur doğum günümde babama bir şey olmasın..  Olmadı..

BABAN GİDERSE
Başı dumanlı dağın gider
Atan gider, sırtın gider.
İki kapılı bu handa
Menzile erişen yolun gider.

BABAN GİDERSE
Darda yetişen elin gider,
Aklın gider, canın gider.
Şu dağlanmış yüreğinde
Çocuk kalan yanın gider.

BABAN GİDERSE
Öpülecek elin gider.
Bayram gider..


Annem bu olaydan sonra  "artık sende kalamayız..  babana  bu evde bir şey olursa sen burada oturamaz, izleri kafandan silemezsin" diyerek eve dönmek istedi.   Farketmezdi... bu sefer ordaydım..

Elimden bir şey gelir mi? bu süreç değişir mi? diye çok mücadele ettim ama hepsi nafile.. Tavsiyelerle bir çok formüller deniyordum..   Bu karışımlar için  babam  "sırf senin hatırın için içiyorum" diyordu..   Bir sonuç vermiyordu ama başka da hiç bir şey yapamıyordum.. Oysa o zamana kadar her şeyi mücadele ederek kazanmış, yılmamış, başarmıştım.. Şimdi ise basit biriydim, elimden bir şey gelmiyordu. Çaresizdim..

8 Eylül gecesi Meliha evine dönmüş abim kalmıştı. Hamit ben de gideyim yine uğrarım demiş yakındaki evimize gitmişti.  Dört  kişilik ailemiz  o gece baş başa kalmıştı. 




Son bir iki gündür Babamın bacakları şişiyor ve ağrıları oluyordu.  Ağrı kesici, uyuşturucu bir iğne yaptırmıştık. O gece abim salondaki kanepede annem de yatağında yatıyordu. Ben ise babamın başına bir sandalye koydum ve nöbetteydim,  Gözleri kapalıydı ama elini kaldırıp havada yuvarlak çizmiş "yok bunun çaresi"  ya da "hey gidi günler hey"  der gibi yapmıştı..  Uzun bir süre öylece başucunda oturdum.  Geceyarısı oturduğum yerde bir ara gözlerim kapanmış.. Kafamı tekrar doğrulttuğumda Babama doğru eğildim..  nefes almıyordu.  Son nefesini vermek için benim gözlerimin kapanmasını beklemişti.  Babammmmm...

Hemen abimin yanına gittim ve uyandırdım..  "Abi babam kurtuldu"  dedim..  Aynı şekilde annemi de uyandırdım ve ona da "babam kurtuldu"  dedim.. annem uyku sersemi anlayamadı "nasıl kurtuldu? ne oldu?"  dedi.. Yine hep birlikteydik ama bu sefer babam yoktu..  

9 Eylül'de gözyaşlarımız birbirine karıştı.. 



















Yorumlar

  1. Aglamaktan içim dışıma cikti:(
    Allahım mekanını cennet etsin..

    YanıtlaSil
  2. o günleri çok iyi hatırlıyorum kafanızın nasıl meşgul olduğunu ve neler yaşadığınız mekanı cennet olsun sizlerede allah sağlıklı ömürler versin...

    YanıtlaSil
  3. Nurcan Hasekilerden Öztaş21 Ocak 2016 02:27

    Canım arkadaşım ağlayarak okudum çok duygulandım çünkü böyle özel, kültür, bilgi dolusu olan harika bir Adamı babacığını çok kısa zamanda olsa tanıyan şanslı kişilerden biriyim. Mekanı cennet olsun benim hayatımda gerçekten tanıdığım asla sohbetine doyamadığım hayran kaldım nadide insanlardan birisiydi.

    YanıtlaSil
  4. Semra Uzun Erdoğan21 Ocak 2016 02:28

    Annem ve babamla olan anilarim geçti gözumun onunden..Bazi yerler,tipa tip benziyor..frown ifade simgesi Goz yaslarimi sile sile okudum..Nurlarda uyusunlar..Bense babacigimin tek cocugu ve onun deyimiyle, "hem oğlu hem kıziydim..frown ifade simgesi

    YanıtlaSil
  5. Sevgi Burçak21 Ocak 2016 02:29

    Canım benim her anını yeniden yaşamışsın,babasını kaybetmiş biri olarak aynı duyguları yaşadım, burnumun direği sizladi, nurlar içinde yatsınlar. . ..

    YanıtlaSil
  6. Ülfet Okyar21 Ocak 2016 02:29

    arkandaki duvarın yıkılır......dayanamazsın

    YanıtlaSil
  7. Çok ağlattınız beni de.. Mekanı cennet olsun inşallah Amin...

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

En Popüler Yazılar

Miami de Hayat..

Henuz Miami deyiz. Gemiden indikten sonra otelimize yerlesiyoruz. Bu sefer Miami nin Beach denilen caddelerinde otobusle bir tur atiyoruz. Miami beach en luks otellerin bulundugu ince uzun bir ada parcasi, turistik bolge. Fakat bu bolgede dolasirken denizi goremiyorsunuz. BIr tarafta oteller denizi tamamen kapatmislar, diger tarafinda da mahalleler. Aslida dogasinda arada nehirler, ve goller olan bu bolgede dogal guzellikleri farkedemiyorsunuz, cunku sehirin icinde kaybolmus. .  Sahil seridinde uzun ve genis bir kumsali var ancak ogleden sonra uzun otellerin golgesinde kaliyor.  Kumsalin hemen yanibasinda sahili zapteden bu oteller hic sevimli gorunmuyor. Mimari yapisi ve buyuklukleri bIr sehir goruntusu veriyor.  Okyanus oldugu icin dalgali. Tatil yapilacak bir yer mi?  bu kadar unlu buraya neden geliyor bilemedim.. Hele buralara gelmeden once bizim de unlulerin buralarda oldugunu okuyunca tekrar dusundum.. Neden kendi ulkemizi bu kadar ...

"Yeni bir iş" sanıyordum.. Bulduğum "Yeni Hayatımdı".. Eczacıbaşı-Avon..

Ofiste günler birbirine benziyor, her ay her işlem aynı sırayla defalarca tekrarlanarak yapılıyordu.. Her ay yazar kasa fişleri geliyor, sisteme giriliyor,  KDV beyannameleri hazırlanıyor,  SSK primleri hesaplanıyor, işe giriş-çıkışlar yapılıyor , vb...vb... Her ay birbirini tekrarlayan bu işler daha sona 3 aylık tekrarlanan işler, sonra yıllık tekrarlanan işler olarak sürekli dönüyordu..  İşe kattığım hiç bir farklılık yoktu.. bu rutin benim işim olamazdı.. Bütün bu işler sabır işiydi.. büyük dikkat gerektiriyor, hata kabul etmiyordu..  En küçük hatada müşteriler ya da Devlet kapıya dayanıyordu.. Yaptığım her işi sahiplenmem nedeniyle devamsızlık yapmıyordum ama galiba ben Hamit gibi Mali Müşavir olmak istemiyordum.. Benim Devlet'le işim olmazdı.. !! Eczacıbaşı'nda İnsan Kaynakları'nda çalışan  bir arkadaşımız  bir gün bizim ofise uğramıştı, sohbet ediyorduk..  Ben tüm bu fikirlerimden bahsettim, gelecekte ne yapacağımı tam kestiremiyordu...

Amerika'da Gundelik Hayat

Avrupa'nin neresine gidersek gidelim bir mutfak yabancılığı çekiliyor.  Çoğu kez damak tadımız tutmuyor!  ne yiyeceğimizi bilemiyor, hep bilindik fast food dükkanlarını arıyorduk. Yeme icme konusu buralarda çok güzel..  Miami de bir tavukçuda yedik, sosları harika, çünkü Meksika lokantası.  Dallas BBQ leri, İtalyan Pizzaları, Uzakdoğu mutfakları, makarnalar, hamburgerler, patates kızartmaları, salatalar.. Bunların  her biri  nasıl bir yerde yerseniz yiyin hep aynı fiyat.  Oturduğunuz mekana gore değişmiyor. Hesap geldiğinde bahşiş öyle hesap pusulasının arasına sıkıştırılan bir şey değil. Açıkça hesap pusulasına yazıp kartınızdan çektiriyorsunuz.  Garsonlar yemeğiniz bitene kadar en az 2-3 kez gelip "her şey yolunda mı " diye soruyorlar. Çok ilgililer, gerçekten hak ediyorlar. Aşağıdaki hesap dökümünde görüleceği gibi bahşiş miktarını siz belirliyorsunuz. %15 Normal, %18 Great,  %20'ye  WOW  diyorlar :) Kola s...

Patronum Gülay Başaran..

Patron deyince aklımıza hemen iş yerinin sahibi gelir..  Gülay Başaran  bir şirket sahibi değildir ama kesinlikle patrondur..  Zaten ünvanlar öyle değil midir?  her ünvanın içini çalışan kendi doldurur, değerini kendi belirler.. Tam da bu yüzden Gülay Hn. a  PATRON  demeyi seçiyorum.. Avon'daki işime başladıktan yaklaşık 2 yıl sonra birlikte çalışmaya başladık ve tam 13 yıl  O'nun direkt bağlı ekibindeydim.. Tüm bu  yıllar boyunca temposuna ayak uydurmaya çalıştım. Tempo demekle neyi anlatmak istedim ? Patronum Gülay Başaran sabahları beş civarı kalkar, hazırlanır, yola çıkar, şirketin kapısını mesaiden bir saat önce   6,5 - 7  gibi açar.. Günlük değil haftalık değil yıllık planla çalışır. Ajandası herkese açıktır. Masanızda bilgisayarınızdan O'nun ajandasına girip baktığınızda içinizi bir umutsuzluk kaplar.. Görüşülecek boş 5 dakika yoktur.. Tek çare ya sabah 7'de ofise gelip kimseler kapmadan görüşmek ya da öğle yemeğini ...

Dünya Seyahati Planı

2014 yılına büyük bir planla başlıyoruz.   Bir yıldır bu plan içindeyiz. “DÜNYA SEYAHATİ” Geçen yıldan bu yana düşündüğümüz ama çalışırken zaman ayıramamak yüzünden gerçekleştiremediğimiz hayalimiz. Böyle bir seyahat bir haftada yapılamayacağına göre çalışan birinin böyle bir hayal kurması pek de mümkün olmuyor. Şimdi araştırdıkça bir çok gencin meslek hayatlarına ara verip “şimdi değilse ne zaman?” diyerek Dünya seyahatine çıktığını 7-8 ay çok az bir bütçeyle Dünyayı dolaştığını görüyorum. Ancak bunu gerçekleştirebilen çok az genç var. Bu tamamen istemekle ilgili sanırım. Yeterli isteği olanlar hiç bir engel tanımıyorlar. Tam bir yıl önce 2013 Yılının başında bu hayali kurmaya ve canlandırmaya başladık. Öncelikle bu fikri Çeşme Sheraton aklımıza koydu. Nasıl mı?  Geçen yıl bir promosyon yaptı. Çeşme Sheraton’da 30 gün Junior Suite konaklayan misafirlerine  bir Dünya Seyahati   hediye ettiğini duyurdu.   İşleri bir kenara koyunca...

Eczacıbaşı'nda Yeni Hayat

Fabrikaya geldiğimde çok şaşırmıştım. Bahçe içinde kocaman modern bir bina.. girişte solda kocaman bir yemekhane, ortada resepsiyon.. Üst katta her yer halı döşeli, açık kocaman bir alan,  hiç duvar yok, masalar aralardaki dolaplarla bölünmüş. O zamanlar kocaman bu katta sanırım 5 kişi çalışıyorduk. Sonraki yıllarda departmanlar kurulunca 5 kişi çalıştığımız alan yaklaşık 50 kişinin çalıştığı bir kat haline dönüştü.. Fabrikada serum üretiliyordu. Üretim yeni yeni başlıyordu. Fabrika binası kocamandı, üretimin yanında kocaman bir depo, bakım-onarım bölümü, kimya laboratuvarı, mikrobiyoloji laboratuvarları,  test hayvanları (tavşan ve fareler),   kocaman bir konferans salonu, personel için alışveriş yapabilsinler diye küçük bir market.. Çalışanlar işçiler, laborantlar, kimyagerler, mühendisler.. Fabrikada sadece üretim yapılıyordu, ilk  zamanlar diğer departmanlar yoktu. Yönetim kadrosu Eczacıbaşı İlaç'tan gelmişti ama alt kadrolar tamamen yeni kurulmuştu....

Samatya'da Unutulmayan Filmler

Samatya  bizim genellikle iş yemekleri yediğimiz güzel bir mekandır. Misafirlerimizi ağırlamak için bu eski yerleşim yerini çok severim.  Bir çok filme ev sahipliği yapmış bir mekandır. " İkinci Bahar ” dizisi;   Samatya’da  yaşayan insanları, komşulukları, dar gelirli yaşamları, küçük sıkıntıları, büyük hayalleri ve sıcak insan dokusuyla biçimlenen mahalle kültürünü anlatır. Develi'nin tam karşısında Ali Haydar Usta'nın yeri var.  Bu mekan   "İkinci Bahar"  filminin çekildiği mekan..  Bu dükkanın duvarlarında film sırasında çekilen fotoğraflar var. Ocakbaşı ve yemeklerin hazırlandığı mutfak, Şener Şen ve Türken Şoray'ın yemek pişirdikleri tezgahlar aynen orada.. İçeri girdiğimde kendimi bir filmin içinde hissederim. Su andaki sahibi de aynı Ali Haydar'a benziyor. Kim kime benziyor? Şener Şen filmde size mi benzetildi?  Bu sorumuzu  Ali Haydar Usta hep gülümseyerek  "onu da size bırakıyorum, siz yorumlayın"  diyerek ortada bı...

İsviçre'nin Neyi Farklı?

İsviçre geçen hafta bir referandum yaşadı.  Halk kullandığı oylarla yeni asgari ücreti reddetti. Nasıl oluyor da halkın meclisten öte bir yetkisi oluyor?  Referandum yapıyorlar. 2011 Yılında İsviçre'ye gittim.. Dünyanın en zengin ülkelerinden biri. Ülke topraklarında hiç savaş olmamış.  Dünyanın Bankası durumunda. Herkesin parası orada..  Şimdiye kadar hiç bir savaşta buralara kıyamamışlar :))  Hitler bile buraya gelince durmuş.. İsviçre muhteşem bir doğaya sahip. Yıllardır bunu yeşertmiş, korumuş.. Heidi'nin memleketi.. Teyzesi tarafından Alp'lerdeki  çocukları sevmeyen aksi dedesinin yanına yerleştirilen ve Peter'le arkadaş olan Heidi.. Yaşadığı yerlere, dağlara, yeşilliklere, mutluluğuna o zamandan hayranız.. İsviçre'ye Alp Dağları'na giderken tek tanıdığımız oydu. Dağ bayır dolaşırken izini göremesek te, yaşadığı yerler muhteşem doğasıyla  hayal bile edemeyeceğimiz güzellikteydi. Alp Dağlarının eteklerinde kurulu bir yerleşi...

Bodrum'da Yaşamak İstiyorsanız Elinizi Çabuk Tutun..

Bodrum Çevre Platformu  afişlerinde  "SİT Alanlarının imara açılmasına izin vermeyeceğiz"  demişti. Zaten her yanında inşaatlar devam eden Bodrum'un daha neresine ne yapacaklar acaba diyerek merakla toplantıya katıldım. Uzakta olanlar için buralarda neler oluyor gördüklerimi anlatayım da sizin de buralara gelme niyetiniz varsa buna göre plan yapın. Bodrum'un adını bildiğiniz her koyunda yeni projeler ve inşaatlar hızla devam ediyor. Hem de tipik Bodrum mimarisine hiç uymayan, tipiyle diğerlerine fark yaratarak fiyatta da farklı olan projeler ürüyor. Böylelikle Bodrumda    yeni bir projeden  ev almak falan hayallerinizi süsleyebilir.  Hayal olarak kalacaktır. Hemen bir örnek ;  Yeni yapılmakta olan orman içinde bir proje, denize yakın değil, orman içinde bu yüzden her villanın yüzme havuzu var.  Bu koca koca duvarları olan evler şehir evi değil mi? Biz boş yere mi kaçtık İstanbul'dan?? İnanın ağaçlar bile ön planda d...

Bir Zamanlar Adana'da Bir Hikaye Yaşandı, Kahramanları Siz, Biz, Onlar..

Ekibim artarak büyüyordu. Öyle ki değişen sistemlerle Bölge Yöneticisi sayısı hemen hemen her ay değişiyor, ekibime başkaları katılıyordu. Eskiden mülakatla seçtiğimiz yöneticilere, işini başarıyla yürüten, sahadan yetişmiş, belli başarılar elde etmiş yeni kişiler ekleniyordu. Her ay başka bir sayıya ulaşıyorduk. Kontrol edilemez şekilde büyüyorduk. Bir gezi sırasında / Antalya'ya Yıllık Toplantıya gidiyoruz.  İstanbul Ekibim Kibele Şöyle bir  saydım.. Tam 17 kişi..  belki eksik bile vardır.  O günler zorlanmaya başladığım ilk günlerdi. Her zaman yaptıklarımı yaptığım sürelerde gerçekleştirmem mümkün değildi. Zaman yetmiyor, ne yapsam da istediğim kalitede herkese yetişemiyordum.  Daha önce başka bir kesitini anlatmıştım..  (okumak için  buraya  tıklayın. ) O dönemler artık dönüm noktası oldu ve iş yapış şekillerimiz, yönetim araçlarımız değişmeye başladı. Büyüyen ekipleri yönetmek için başka şeyler yapmalıydık. ...