Ana içeriğe atla

San Diego

Los Angeles'tan San Diego ya yaklaşık iki saatlik bir yol var. Önceden bir plan yapmayıp, gidince ulaşıma duruma göre karar veririz demiştik. Ancak gördüğümüz en rahat çözüm araba kiralamak olduğu için daha Brezilya'dayken arabayı ayarladık.

Los Angeles ta kaldığımız otel bizi shuttle ile LA Rent a Car a bıraktı. Merhaba, hoşgeldiniz faslından sonra.. "Kusura bakmayın sizin kiraladığınız araç henüz dönmedi??  ahh bu müşteriler"  dedi... Eeee.... "Size başka bir araba verelim"  Oluurrrr... Ne vereceksiniz?  PT Cruiser..   pardon anlamadımmm...   Hamit'e soruyorum "Sen böyle bir araba biliyor musun?"... bilmiyor...  böyle bir marka duymadık.. görevli bayan "Tamam mı?" diye soruyor.. Valla biz bu arabayı hiç duymadık, bilmiyoruz deyince,  hemen gösterelim.. diyor.

Arabanın yanına gidiyoruz.. arabalar yan yana şunu mu gösteriyor? bunu mu?  Aaaa... gösterdiği üstü açık spor bir araba..  Hamit şöyle bir oturuyor, sağına soluna bakınıyor.. tamamdır, daha ne olsun.. bu da başka bir deneyim ;))


Arabayı teslim alırken üstünün nasıl açılıp kapandığını da öğretiyorlar.. Görevli hanım çok cana yakın.. Türkiye'den geldiğimizi duyunca .. Öyle miiii!! ben  sizin şarkılarınıza bayılıyorum..  Sibel Can, Mahsun Kırmızıgül, Türkan (burada kimden bahsetti anlamadım, Türkan şarkısı mı? Şoray mı? Tarkan mı? Olsun önemli değil ) İbrahim  Tatlıses.. hepsini birer birer saydı.. hep onları dinliyormuş.. Bilin bakalım kadın nereli?  İran'dan gelmiş..  

Araba kiralama ücretlerine sigortayı da ekliyorlar. Günlük 11 Dolardan başlıyor. Tam kapsamlı yaptırırsanız daha da fazla. Bu zorunlu olanı.. Bu sigorta ücretleri de eyaletler arasında farklı. Miami de toplam 20 Dolarken burada zorunlu sigorta günde 11 dolar..  Hamama giren terler... diyoruz...başka çare yok..  sigorta yaptırmamak bence çok büyük risk. Amerika`da araba kullanmak çok rahat, kurallar çok sıkı deniliyor ama ben buralarda da kazalara şahit oldum.. bu yüzden risk almaya gerek yok..

Tüm ödemeleri yapıp rahatladıktan sonra arabamıza kurulup yola çıktık.  Yine otelimizin adresini girip navigasyonumuzu çalıştırdık. İki saat sonra otelimizin kapısının önündeydik.  Yollarda giderken San Diego 'nun nasıl bir şehir olduğuna dair işaretler görmeye başladık.  Müstakil evler, geniş araziler, yeşillikler...

San Diego hayranlık yaratacak bir şehir. Önce kocaman Little Italy tabelas bizi karşılıyor. Bu sokakta iki yanda da sıralı lokantalar, barlar.. hep Italyan stili.. yemekler Italyan..

Biz tren istasyonuna gidiyoruz. Trenler yer altından değil üstünden gidiyor, geniş genis, pırıl pırıl.. tren raylarını şehrin içinden geçirmişler. Arabalar, yayalar, trenler iç içe..  Arjantin de de uzun yol ve yük trenleri böyleydi.  Trenlerin geçiş alanlarında öyle sıkı güvenlikler yok, ışıklar var. Burada kontrol tamamen trenin makinistinde.. Duruyor, yavaşlıyor, uyarıyor..  Bizde ki gibi kaptırıp önüne kim çıkarsa ezip geçmiyor..  Yaya geçişlerinde neredeyse durma noktasında bir hızla ilerliyor.. Çok güvenli, bu yüzden her şey iç içe yaşayabiliyor.

Bir-iki durak sonra trenden  indiğimiz nokta Gaslamp Quarter.. San Diego'nun en hareketli bölgesi. Burada birkaç paralel cadde boyunca lokantalar, barlar, güzel mağazalar sıralanmış. Çok şık, tertemiz, nezih, ışıklı, sakin... Akşam olunca sokaklar kalabalık olmaya başlıyor.  Birçok lokanta ve barın kapıda görevlisi var, sizi onlar oturtuyorlar. Öyle istediğim yere gidip oturayım yok.. Kapıdaki görevli genç kızlar yoldan geçen herkesi selamlıyor, hal hatır soruyor ;))  Bugün nasıl geçiyor? diye sesleniyor, hepsi güzel giyimli, makyajlı..

Barlara giriş sadece 22 yaş üzerine serbest, bu yüzden kapıda resmen kimlik kontrolü yapılıyor. Yani bu adamın saçlari ağarmış, 22' nin üzerindedir diye bir kanaat kullanmak yok. Herkesin kimliğine bakılıyor.. O'na neden bakmadın, bana neden baktın.. yok... işte bundan dolayı her yerde adil olunduğu hissediliyor.. kanaat kullanmak, iltimas geçmek, tipine takılmak.. yok.. yok..
Tüm barların bu kontrolü yapmak üzere görevlileri var.

Barlar kalabalık, çok  güzel.. içerde müzik var.. Hatta bazılarında canlı performans var.. Bu caddeler üzerindeki mağazalar akşam saat 20:00 de kapanıyor. Yeme- içme başlıyor. Lokantalar çok güzel, bembeyaz örtüler, peçeteler..  Biftek, tavuk, pizza, makarna...  menüler bize hiç yabancı değil.. Bazı fast food markaları da var.

Amerika da en muhteşem yiyecek dondurma. Öyle bir yiyorlar ki anlatamam. Öyle külah falan yok.. koca kaplarla alıp kaşıkla yiyiyorlar.. Bizim kutu doldurmaların yarısını falan bir kişi oturup yer yani porsiyonlar kocaman. Biz en küçüğünü seçip alıyoruz. Kornet te var ama kaşıkla yemeğe biz de alıştık..   Allah sonumuzu hayırlı eylesin.. Sadece "çukulatalı" demek yetmiyor, onun da 4 çeşidi var.


Gaslamp bize huzur veriyor, sağa sola bakına bakına dolaşmak için harika.. Bir çok kişi barların ve lokantaların dışındaki masalarda oturuyor, her yerden müzik sesleri geliyor.. Meydanda bir sinema var ama, hiç müşterisi yok..  Gariptir, ben Amerika da sinema salonu görmedim..  Bu kadar film üreten bir ülkenin sinema salonlarını merak ediyordum.. Bir kaç yerde rastladım ama çok sıradandı.. Filmler 11 Dolar.  Afisler falan sizi sinemaya davet etmiyor. Oysa İsveç'te sinema salonları bir davet yeriydi, fuayesinde şampanya içiliyordu.. Bir tek New York' ta çok güzel bir sinema gördüm ve şu anda Türkiye de kim bilir ne filmler oynuyordur? diye düşündüm.

Burada öne çıkan gündemde bir film göremedim. Oysa yine İsveç'te her yer 007 James Bond filminin afişleriyle donatılmıştı. Filmleri izlemek için çeşitli gruplar ve şirketler salonları kapatıyordu. Fuayede davet masaları, garsonlar, çıkışta herkese dağıtılan James Bond şemsiyeleri.. Bu havayı Amerika'da göremedim. Afişler falan.. hiç bir yerde yok..

Diego bir kıyı şehri. Burada da Los Angeles gibi upuzun bir kumsal var.  Bu sefer kumsala gidiyoruz diyerek arabamızın üzerini açıyoruz.. Otelimizle kumsal arasında 9 kilometre var..  Otoyola çıkınca amaniiinn diyerek kapatmak istiyoruz ama hareket halindeyken kapanmıyor..   saçlarımız filmlerdeki gibi uçuşuyor .. kendimizi bir anda Hollywood yıldızı gibi hissediyoruz ;))  bir yandan da bir radyo kanalı bulup uçuyoruz.



San Diego, yatlarla dolu limanları, girintili çıkıntılı koyları, incecik kumları, her daim ılıman iklimi, güneşi ile tam bir tatil beldesi..  kışları hiç olmaması buraları Amerika'nın gözdeleri yapıyor.. Deniz yine okyanus.. dalgalı..  bu yüzden sörf çok yaygın..

Denizin üzerine koca koca uzun ahşap dikmeler üzerine denizden çok yüksek bir iskele yapılmış.  İskele üzerine iki yana sıralanmis küçük küçük evler.. İskelede biz de dolaşıyoruz.. Bu evler bayağı dayalı döşeli, önünde bir küçük verandası var. Girişteki saksılarda çiçekleri, altında okyanus dalgaları..

Buranın bir otel olduğunu öğreniyoruz, Evin yerine göre geceliği 250-550 Dolar arasında değişiyor.




Otel broşürüne 6 ay önceden rez. yapmanız önerilir yazılmış.. Haydaaa...  Bu otel deniz üzerinde tek.. nasıl buraya yapılmış, özel bir izin mi alınmış araştıramadım.. Gece olunca korkunç olacağını sanıyorum, ben böyle bir yerde kalmazdım, dalga sesleri falan.. bırrrrrr..

San Diego'da çok büyük bir fuar merkezi var. Upuzun bölümlerden oluşan bu bina çok güzel. Bizim Tüyap gibi değil..  Bugünlerde San Diego'da bir fuar var. Civarda bir mağazada dolaşıyorken biri bize laf attı.. bir Türk genci...  ITÜ'den öğretim görevlileri Metalurji fuarina gelmişler, 10 gündü buradalarmış. Bu karşılaşma harika oldu, deneyimleri paylaşıp, tavsiyelerini aldık.. Bize Meksika sınırındaki alışveriş merkezini övdü. Ertesi gün önerdiği yere, korka korka Meksika sınırına gittik. Çünkü tembihledi.. yolda dalıp sapağı geçerseniz şıp diye Meksika'dasınız..   Sonra dön dönebilirsen... Otoyola dört gözle bakıyoruz.. Meksika'dan önce son çıkış yazıyor.. biz de hemen sağa sapıyoruz.. Ohhhhh... sınırı geçmedik...

Alışveriş merkezleri öyle bizdeki gibi koca koca binalar değil. Amerika'daki tüm alışveriş merkezleri bir alan içine dağılmis ve tek katlı, içinde sokakları olan, her iki yanında mağazaların sıralandığı, bankası, yeme içme yerleri olan birimler. Çoğu yerleşim  yerinde küçük dikdörtgenler içinde yapılmışken, bazılarında kocaman alanlara yayılmış.


Hem eğlendirirken hem de alışverişte insanların cebinde ne varsa alan Orlando'nun en meşhur alışveriş yerlerinde maalesef mutlu olmamış, mağazalardaki mallar diziliş ve sunuş tarzlarıyla bizi mutlu etmemiş, yiyecek içecek te çok sınırlı gelmişti. Ama insanlar hem buraları hem de Miami'yi bir alışveriş cenneti görüyordu. Mağaza %50 indirim yapmışsa ancak ilgimizi çekebiliyordu. Zaten paramız dolar karşısında kuş gibiydi. Bir penye 60 dolarsa, ehh düz hesap 120 TL vermek gerekiyor.. Valla bizim oralarda kralı bu paraya deyip yanından geçiyorsunuz.

Alışverişte şimdiye kadar gördüğümüz en ucuz yer New York..  Hele yeme içmede kral ilan ediyorum.. diğer ülkeler yanında bedava... Ürünler, sunumlar.. muhteşem..

Orada görüp te almadığımız şeylerin sonraki eyaletlerde fiyatlarını görünce tüh dedik.  Clearens dedikleri indirimler şaşırtıcı. Zaten fiyatları inmiş, bir de tepesinde %40 indirim diyor. Yani indirimli fiyattan indirim ;))  Çoğu mağazada bu bölümleri yokluyoruz. Özellikle spor mağazalarında bu bölümler çok revaçta. Tüm tek kalan numaralar burada, sansınıza..

Tüm bu alışveriş yerleri içinde San Diego'nun bu Meksika sınırındaki alışveriş merkezi yüz güldürüyor. Ürünler çok çeşitli ve güzel.. Clearans' lar dikkat çekici..  

Şöyle uzaktan Meksika görünüyor.. aman Allahım.. dağ tepe gecekondu dolu.. San Diego'nun zarifliği ile hiç benzeşmiyor. Aynı coğrafya, aynı deniz.. 

San Diego'nun iç taraflarında ise çok büyük bir park var. İçinde hayvanat bahçesi, müze, kafeler, havuzlar, çiçekler... Hayvanat bahçesi için "Dünyanın en büyük hayvanat bahcesi " diyorlar. Ben demiştim, bu Amerikalıların en büyükleri yapma ve en büyük olduğunu söyleme istekleri var.. ama gerçekten güzel yapmışlar.. Diyecek bir şey yok..;))



San Diego emeklilerin hayallerini süsleyen şehir.. Herkesin yerleşmek istediği yer.. huzurlu.. sakin... biz de aynen öyle hissediyoruz... Hatta Hamit "Haydi eyvallah ben burada kalıyorum" pozu verdi. 😉

Yok olmaz dedim...  daha gidecek görecek yerlerimiz var :))


Yorumlar

  1. gerçekten çok güzel bir yer arabadaki pozunuz da çok hoş olmuş :)

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

En Popüler Yazılar

Miami de Hayat..

Henuz Miami deyiz. Gemiden indikten sonra otelimize yerlesiyoruz. Bu sefer Miami nin Beach denilen caddelerinde otobusle bir tur atiyoruz. Miami beach en luks otellerin bulundugu ince uzun bir ada parcasi, turistik bolge. Fakat bu bolgede dolasirken denizi goremiyorsunuz. BIr tarafta oteller denizi tamamen kapatmislar, diger tarafinda da mahalleler. Aslida dogasinda arada nehirler, ve goller olan bu bolgede dogal guzellikleri farkedemiyorsunuz, cunku sehirin icinde kaybolmus. .  Sahil seridinde uzun ve genis bir kumsali var ancak ogleden sonra uzun otellerin golgesinde kaliyor.  Kumsalin hemen yanibasinda sahili zapteden bu oteller hic sevimli gorunmuyor. Mimari yapisi ve buyuklukleri bIr sehir goruntusu veriyor.  Okyanus oldugu icin dalgali. Tatil yapilacak bir yer mi?  bu kadar unlu buraya neden geliyor bilemedim.. Hele buralara gelmeden once bizim de unlulerin buralarda oldugunu okuyunca tekrar dusundum.. Neden kendi ulkemizi bu kadar ...

"Yeni bir iş" sanıyordum.. Bulduğum "Yeni Hayatımdı".. Eczacıbaşı-Avon..

Ofiste günler birbirine benziyor, her ay her işlem aynı sırayla defalarca tekrarlanarak yapılıyordu.. Her ay yazar kasa fişleri geliyor, sisteme giriliyor,  KDV beyannameleri hazırlanıyor,  SSK primleri hesaplanıyor, işe giriş-çıkışlar yapılıyor , vb...vb... Her ay birbirini tekrarlayan bu işler daha sona 3 aylık tekrarlanan işler, sonra yıllık tekrarlanan işler olarak sürekli dönüyordu..  İşe kattığım hiç bir farklılık yoktu.. bu rutin benim işim olamazdı.. Bütün bu işler sabır işiydi.. büyük dikkat gerektiriyor, hata kabul etmiyordu..  En küçük hatada müşteriler ya da Devlet kapıya dayanıyordu.. Yaptığım her işi sahiplenmem nedeniyle devamsızlık yapmıyordum ama galiba ben Hamit gibi Mali Müşavir olmak istemiyordum.. Benim Devlet'le işim olmazdı.. !! Eczacıbaşı'nda İnsan Kaynakları'nda çalışan  bir arkadaşımız  bir gün bizim ofise uğramıştı, sohbet ediyorduk..  Ben tüm bu fikirlerimden bahsettim, gelecekte ne yapacağımı tam kestiremiyordu...

Amerika'da Gundelik Hayat

Avrupa'nin neresine gidersek gidelim bir mutfak yabancılığı çekiliyor.  Çoğu kez damak tadımız tutmuyor!  ne yiyeceğimizi bilemiyor, hep bilindik fast food dükkanlarını arıyorduk. Yeme icme konusu buralarda çok güzel..  Miami de bir tavukçuda yedik, sosları harika, çünkü Meksika lokantası.  Dallas BBQ leri, İtalyan Pizzaları, Uzakdoğu mutfakları, makarnalar, hamburgerler, patates kızartmaları, salatalar.. Bunların  her biri  nasıl bir yerde yerseniz yiyin hep aynı fiyat.  Oturduğunuz mekana gore değişmiyor. Hesap geldiğinde bahşiş öyle hesap pusulasının arasına sıkıştırılan bir şey değil. Açıkça hesap pusulasına yazıp kartınızdan çektiriyorsunuz.  Garsonlar yemeğiniz bitene kadar en az 2-3 kez gelip "her şey yolunda mı " diye soruyorlar. Çok ilgililer, gerçekten hak ediyorlar. Aşağıdaki hesap dökümünde görüleceği gibi bahşiş miktarını siz belirliyorsunuz. %15 Normal, %18 Great,  %20'ye  WOW  diyorlar :) Kola s...

Patronum Gülay Başaran..

Patron deyince aklımıza hemen iş yerinin sahibi gelir..  Gülay Başaran  bir şirket sahibi değildir ama kesinlikle patrondur..  Zaten ünvanlar öyle değil midir?  her ünvanın içini çalışan kendi doldurur, değerini kendi belirler.. Tam da bu yüzden Gülay Hn. a  PATRON  demeyi seçiyorum.. Avon'daki işime başladıktan yaklaşık 2 yıl sonra birlikte çalışmaya başladık ve tam 13 yıl  O'nun direkt bağlı ekibindeydim.. Tüm bu  yıllar boyunca temposuna ayak uydurmaya çalıştım. Tempo demekle neyi anlatmak istedim ? Patronum Gülay Başaran sabahları beş civarı kalkar, hazırlanır, yola çıkar, şirketin kapısını mesaiden bir saat önce   6,5 - 7  gibi açar.. Günlük değil haftalık değil yıllık planla çalışır. Ajandası herkese açıktır. Masanızda bilgisayarınızdan O'nun ajandasına girip baktığınızda içinizi bir umutsuzluk kaplar.. Görüşülecek boş 5 dakika yoktur.. Tek çare ya sabah 7'de ofise gelip kimseler kapmadan görüşmek ya da öğle yemeğini ...

Dünya Seyahati Planı

2014 yılına büyük bir planla başlıyoruz.   Bir yıldır bu plan içindeyiz. “DÜNYA SEYAHATİ” Geçen yıldan bu yana düşündüğümüz ama çalışırken zaman ayıramamak yüzünden gerçekleştiremediğimiz hayalimiz. Böyle bir seyahat bir haftada yapılamayacağına göre çalışan birinin böyle bir hayal kurması pek de mümkün olmuyor. Şimdi araştırdıkça bir çok gencin meslek hayatlarına ara verip “şimdi değilse ne zaman?” diyerek Dünya seyahatine çıktığını 7-8 ay çok az bir bütçeyle Dünyayı dolaştığını görüyorum. Ancak bunu gerçekleştirebilen çok az genç var. Bu tamamen istemekle ilgili sanırım. Yeterli isteği olanlar hiç bir engel tanımıyorlar. Tam bir yıl önce 2013 Yılının başında bu hayali kurmaya ve canlandırmaya başladık. Öncelikle bu fikri Çeşme Sheraton aklımıza koydu. Nasıl mı?  Geçen yıl bir promosyon yaptı. Çeşme Sheraton’da 30 gün Junior Suite konaklayan misafirlerine  bir Dünya Seyahati   hediye ettiğini duyurdu.   İşleri bir kenara koyunca...

Eczacıbaşı'nda Yeni Hayat

Fabrikaya geldiğimde çok şaşırmıştım. Bahçe içinde kocaman modern bir bina.. girişte solda kocaman bir yemekhane, ortada resepsiyon.. Üst katta her yer halı döşeli, açık kocaman bir alan,  hiç duvar yok, masalar aralardaki dolaplarla bölünmüş. O zamanlar kocaman bu katta sanırım 5 kişi çalışıyorduk. Sonraki yıllarda departmanlar kurulunca 5 kişi çalıştığımız alan yaklaşık 50 kişinin çalıştığı bir kat haline dönüştü.. Fabrikada serum üretiliyordu. Üretim yeni yeni başlıyordu. Fabrika binası kocamandı, üretimin yanında kocaman bir depo, bakım-onarım bölümü, kimya laboratuvarı, mikrobiyoloji laboratuvarları,  test hayvanları (tavşan ve fareler),   kocaman bir konferans salonu, personel için alışveriş yapabilsinler diye küçük bir market.. Çalışanlar işçiler, laborantlar, kimyagerler, mühendisler.. Fabrikada sadece üretim yapılıyordu, ilk  zamanlar diğer departmanlar yoktu. Yönetim kadrosu Eczacıbaşı İlaç'tan gelmişti ama alt kadrolar tamamen yeni kurulmuştu....

Samatya'da Unutulmayan Filmler

Samatya  bizim genellikle iş yemekleri yediğimiz güzel bir mekandır. Misafirlerimizi ağırlamak için bu eski yerleşim yerini çok severim.  Bir çok filme ev sahipliği yapmış bir mekandır. " İkinci Bahar ” dizisi;   Samatya’da  yaşayan insanları, komşulukları, dar gelirli yaşamları, küçük sıkıntıları, büyük hayalleri ve sıcak insan dokusuyla biçimlenen mahalle kültürünü anlatır. Develi'nin tam karşısında Ali Haydar Usta'nın yeri var.  Bu mekan   "İkinci Bahar"  filminin çekildiği mekan..  Bu dükkanın duvarlarında film sırasında çekilen fotoğraflar var. Ocakbaşı ve yemeklerin hazırlandığı mutfak, Şener Şen ve Türken Şoray'ın yemek pişirdikleri tezgahlar aynen orada.. İçeri girdiğimde kendimi bir filmin içinde hissederim. Su andaki sahibi de aynı Ali Haydar'a benziyor. Kim kime benziyor? Şener Şen filmde size mi benzetildi?  Bu sorumuzu  Ali Haydar Usta hep gülümseyerek  "onu da size bırakıyorum, siz yorumlayın"  diyerek ortada bı...

İsviçre'nin Neyi Farklı?

İsviçre geçen hafta bir referandum yaşadı.  Halk kullandığı oylarla yeni asgari ücreti reddetti. Nasıl oluyor da halkın meclisten öte bir yetkisi oluyor?  Referandum yapıyorlar. 2011 Yılında İsviçre'ye gittim.. Dünyanın en zengin ülkelerinden biri. Ülke topraklarında hiç savaş olmamış.  Dünyanın Bankası durumunda. Herkesin parası orada..  Şimdiye kadar hiç bir savaşta buralara kıyamamışlar :))  Hitler bile buraya gelince durmuş.. İsviçre muhteşem bir doğaya sahip. Yıllardır bunu yeşertmiş, korumuş.. Heidi'nin memleketi.. Teyzesi tarafından Alp'lerdeki  çocukları sevmeyen aksi dedesinin yanına yerleştirilen ve Peter'le arkadaş olan Heidi.. Yaşadığı yerlere, dağlara, yeşilliklere, mutluluğuna o zamandan hayranız.. İsviçre'ye Alp Dağları'na giderken tek tanıdığımız oydu. Dağ bayır dolaşırken izini göremesek te, yaşadığı yerler muhteşem doğasıyla  hayal bile edemeyeceğimiz güzellikteydi. Alp Dağlarının eteklerinde kurulu bir yerleşi...

Bodrum'da Yaşamak İstiyorsanız Elinizi Çabuk Tutun..

Bodrum Çevre Platformu  afişlerinde  "SİT Alanlarının imara açılmasına izin vermeyeceğiz"  demişti. Zaten her yanında inşaatlar devam eden Bodrum'un daha neresine ne yapacaklar acaba diyerek merakla toplantıya katıldım. Uzakta olanlar için buralarda neler oluyor gördüklerimi anlatayım da sizin de buralara gelme niyetiniz varsa buna göre plan yapın. Bodrum'un adını bildiğiniz her koyunda yeni projeler ve inşaatlar hızla devam ediyor. Hem de tipik Bodrum mimarisine hiç uymayan, tipiyle diğerlerine fark yaratarak fiyatta da farklı olan projeler ürüyor. Böylelikle Bodrumda    yeni bir projeden  ev almak falan hayallerinizi süsleyebilir.  Hayal olarak kalacaktır. Hemen bir örnek ;  Yeni yapılmakta olan orman içinde bir proje, denize yakın değil, orman içinde bu yüzden her villanın yüzme havuzu var.  Bu koca koca duvarları olan evler şehir evi değil mi? Biz boş yere mi kaçtık İstanbul'dan?? İnanın ağaçlar bile ön planda d...

Bir Zamanlar Adana'da Bir Hikaye Yaşandı, Kahramanları Siz, Biz, Onlar..

Ekibim artarak büyüyordu. Öyle ki değişen sistemlerle Bölge Yöneticisi sayısı hemen hemen her ay değişiyor, ekibime başkaları katılıyordu. Eskiden mülakatla seçtiğimiz yöneticilere, işini başarıyla yürüten, sahadan yetişmiş, belli başarılar elde etmiş yeni kişiler ekleniyordu. Her ay başka bir sayıya ulaşıyorduk. Kontrol edilemez şekilde büyüyorduk. Bir gezi sırasında / Antalya'ya Yıllık Toplantıya gidiyoruz.  İstanbul Ekibim Kibele Şöyle bir  saydım.. Tam 17 kişi..  belki eksik bile vardır.  O günler zorlanmaya başladığım ilk günlerdi. Her zaman yaptıklarımı yaptığım sürelerde gerçekleştirmem mümkün değildi. Zaman yetmiyor, ne yapsam da istediğim kalitede herkese yetişemiyordum.  Daha önce başka bir kesitini anlatmıştım..  (okumak için  buraya  tıklayın. ) O dönemler artık dönüm noktası oldu ve iş yapış şekillerimiz, yönetim araçlarımız değişmeye başladı. Büyüyen ekipleri yönetmek için başka şeyler yapmalıydık. ...