Ana içeriğe atla

Norveç

Geçtiğimiz yaz  Ağustos ayında  tam da mevsimidir diyerek soğuk kuzey ülkelerine bir tur yaptık.  Daha önce de bazı şehirlerini gördüğümüz bu ülkelerin şimdiki başrol oyuncusu Norveç ' ti.  Fotoğraflarda inanılmaz manzaralar sunan bu doğa harikasını yakından görmek, yaşamına, insanlarına tanıklık etmek istedik.


Yola çıkmadan rehbere hangi mevsime hazırlıklı olalım demiştim ama iyi ki sormuşum biz Bodrum'dan yola mahşeri sıcakta çıktık.  Oralarda kuzeye doğru çıktıkça artık kış aylarının gelmekte olduğunu haber veren günleri yaşadık.

Bu gezi otobüsle upuzun kilometrelerce yol,  iki gece farklı denizlerde konaklamalı gemi seyahati, her gün başka bir belde demekti.  Hem karadan  hem de denizden uzun uzun gidecektik.  Danimarka, İsveç, Norveç, Finlandiya..
Rotamız

İskandinav modelini yakından gözlemleme şansımız oldu. Turizm ofisinde çalışan Türk kızı "ben çok memnunum, geçen gün ameliyat oldum, hastaneden beş kuruş ödemeden çıktım" dese de markette çalışan bir Türk genç "gelirim yüksek olsa ne olacak? her şey pahalı ancak yetiştiriyorum" diyordu.   Bize de rehber yola çıkmadan  "Türkiye'den atıştırmalıklar alın, ülkeler çok pahalı zorluk çekmeyin" demişti. Nereden bilirdik başka bir şey yiyemeyeceğimizi..

Norveç Gerçekten Pahalı mı?  

Sabah kahvaltılarına diyecek yoktu, gerçekten her konaklamada çok güzel kahvaltılar yaptık ama öğle ve akşam yemekleri hep marketlerde geçti.. Aldıklarımızı ya odamızda ya da parkta bir bank üzerinde afiyetle yedik.

Mesela ne kadar pahalı olabilir değil mi?  Ekmek bile alamayacaktık ama onun da en ucuzunu aradık.  Bir dilim pizza 50 TL, bir şişe kola 30 TL bir top dondurma 30 TL, McDonalds menü bir kişi 200 TL.  Hadi şimdi ne yiyeceğimizi düşünelim :))

Öyle olunca mola yerlerinde otobüsümüz hep marketlere yakın yerlerde park etti ve bizler hep marketten ekmek ve balık konservesi aldık. Birkaç tanesini de arttığı için yanımda getirmiştim. Geçen gün açtım ayıptır söylemesi yok böyle lezzet :))


Bu ülkelerde Euro  kullanılmıyor, hepsi kendi paralarını kullanıyorlar.  Tabii biz Euronun TL karşısındaki en yüksek döneminde oralara gitmişken bir de daha pahalı ülkelerde dolaşınca  özellikle Norveç'te midemize başka bir şey girmedi. En son Euro ile İtalya'da dondurma alırken "hayatımızın en pahalı dondurması"  deyip her gün yemeden geçmemiştik ama burada  "yok canım deli miyiz?"  modundaydık..

Turist olarak bir ülkeye gidiyorsunuz ve o ülkenin yemeklerine, dondurmasına, mağazalarına, hediyelik eşyalarına şöyle bir bakıp geçiyorsunuz. Çok fena. Sanki yapacak bir şey kalmamış gibi amaçsız kalıyorsunuz. İnsan şöyle bir kafede keyif yapamaz mı?

Norveç'in  Oslo şehri dünyanın en pahalı kenti olan Tokyo'yu da geçerek dünyada birinci olmuş. Çok fena.. Zaten Norveç bu deli fiyatlarla turiste de  "siz gelmeyin" diyor.  Yakında hava alanı vergisi getirip Norveç'e girişleri turistler için daha pahalı yapacaklarmış. Kalabalık turist grupları ağırlamaktan daha çok  "zengin gelsin az kişi gelsin"  mantığı ile düşünüyorlar. Bunu bile devlet organize ediyor. Bilerek, isteyerek fiyatlar yüksek.


Bu şapkalar, eldivenler ortalama 100 lira.  Oysa bunlar bizde ne kadar uygun fiyattır. Hamit zaten çoğu şeyin Nordik olmadığını söylüyor. Bunlar orjinal değil diyor. Olmayacak şey değil, ucuzları turistlere iyileri ihracata gönderiyor olabilirler.

Bu ülkenin her şeyinin arkasında bir şey arar oldum. Serbest piyasa ekonomisi de devletin kontrolünde olunca..  Her şeyin arkasında bir strateji, bir fikir, bir kazanç var.

Bizdeki tekstil ürünleri aynı fiyatlarla buralara gelse çıldırırlar sanırım :) Paralarını böyle tüketim ürünleri için dışarıya gönderecek halleri yok ya.. Ekonomiyi kendi içinde döndürüyorlar.

Mesela Balık.. Norveç bildiğiniz gibi somon balığını yetiştirip dünyaya satıyor. Dünyanın bir numaralı üreticisi.  Bergen'e gittiğimizde burası balığın vatanı hadi yiyin dediler. Bir tabağa somon, sebze, makarna falan koymuşlar karmakarışık..200 lira..

Bizim ülkemizde somon Norveç'ten gelir ama bu kadar ulaşılmaz değildir. Hele ekmek arasına koyduğumuz Norveç uskumrusu...  Biz 10-15 liraya yerken yazık Norveç'te 100 liradan başlıyor. Tabii TL değersiz ama ithal bir ürünü menşei ülkeden daha ucuza yiyiyor olmak ta çok şaşırtıcı.

Bu porsiyonlar plastik tabaklarda, mekan saldalye, ortam naylon, fiyat 300-400 lira..

 Biz  çiftlik balığı yemez, deniz balığına 10 kat fazla ödemeye razı oluruz. Norveç dünyaya somonu çiftlikte üreterek satıyor. Nüfusun büyük çoğunluğu balık çiftliklerinde çalışıyor,  balıkları dünyaya gönderiyorlar.  Hatta göndermekle kalmıyor balık yağı çıkararak onu da çeşitli markalarıyla pazarlıyorlar.

Bu arada aşağıya bir video ekledim. CNN için Norveç'te balık çiftliğinde çekim yapılmış. Videoda göreceğiniz gibi somonun rengini tipini kalitesini genleriyle oynayarak değiştirmişler.  Daha fazla.. daha fazla.. bunu isteyen her üretici ürünün pazarlama tarafını geliştiriyor ve yapısını değiştirerek dayanıklı, hasta olmayan bir nesil üretme çabasına giriyor. (Tarımda başımıza gelenler gibi)..

Dünya somon yemese ne olacak? bizim ülkemizde somon mu vardı? kendi denizlerimizdeki balıkları yiyiyorduk.  Önce kendi balıklarımız yok edildi ve ithalatın yolu açıldı. Sistemi çok iyi kullandılar.  Norveç dünya devi.. ancak daha.. daha  yapabilmek için yeni sistemler geliştiriyorlarmış..

Ayrıca Omega-3  hayatımıza sokuldu. Bu da sadece balık yağında ve somonda bolca var diyorlar.  Balığın etini ayrı,  iç organlarını çöpe atmayıp yağ çıkararak hap olarak ayrı satıyorlar..  küçük bir kutu alsak ne kadar diye eczaneye sorduk 300-500 lira civarında. (Hammaddesi balık çöpü)..  Yaa rengini bile kırmızı yapmak için balıklarla oynamışlar. Bize de herkes somon yiyin deyip duruyor.. yoksa ekonomi nasıl dönecek?

Norveç 5,5 milyon nüfusa sahip. Biz ise İstanbul'da 15 milyon kişiyi yaşatmaya çalışıyoruz.  Norveç öyle bir coğrafya ki ;  ülkenin en uçsuz bucaksız yerlerinde, dağlarında, tepelerinde, göllerinde, her yerinde yerleşim var. Şimdi düşünün ve bu nüfusu tüm ülkeye dağıtın. Hani bizdeki gibi herkes İstanbul'a toplaşmasın.  Dağıtın ama her türlü imkanı da yakın yerlere taşıyın. Aman bunu sakın alışveriş merkezi, sinema salonları, eğlence mekanları, lunaparklar, kafeler, restoranlar falan zannetmeyin.  Market ve okul.. o da bazı merkezlerde. Bu yerleşim kalabalık mesela :)  2-3 ev olanlar var.


Buralarda sınıfsal farklılıklar yok. Bir yerleşim yerine bakarak bu daha zengin diyemezsiniz.  Evler aynı, arabalar aynı, kılık kıyafet aynı. Bu ülkenin ekonomisinde harcama yok zaten. Minimum. Lüks diye bir şey yok. Bu kadar zengin bir ekonomiden bahsediyorum. Öyle ki ;  denizleri balık dolu,  doğal gaz ve petrol rezervleri ile dolu. İşsizlik yok, gelir adaletsizliği yok, serbest piyasa ekonomisi devletin kontrolünde, eğitim şahane, sağlık bedava..    daha ne olsun?  ben de tam onu anlatacaktım.

Daha Ne olsun?

Önce devletten bahsetmek lazım. Sosyal adalet sağlamak için herkese iş imkanı yaratmak istiyor ve fakat o kadar saha yok. İşsizlik maaşı esas maaşın %90 ı. Yani çalışmadan da çalışıyor gibi aynı parayı kazanıyorsunuz. O zaman devlet de diyor ki madem yüksek ödeme yapıyorum iş imkanı sağlayayım, işsiz oturacağına  bende çalışsın. Al, al, al, kadrolar şişmiş. Bir işi 10 kişi yapıyor. Böylelikle işsizlik rakamları çok düşük??  

Bu sefer devlet aşırı bir yükle hantal konuma gelmiş. Hem maddi boyutu çok yüksek, hem de insanlar az iş yaptıkları için tembelliğe alışıyor, işler yavaşlıyor, çalışma motivasyonu kayboluyor. Norveç'te hastalıktan dolayı işe gitmeyenlerin sayısı giderek artıyormuş??  doktora giden Norveç'li olmadığı halde.. 

Devlet bütün bu gelirlerini kendi ekonomisi içinde değerlendirmek yerine ; insanların çalışma azminin yok olmaması ve parayı bol bulup tembel olmaması için kendi ülkesinde dağıtmayıp tahvile falan yatırıp bankada biriktiriyormuş.

Bu da çok garibime gitti doğrusu. Hele Oslo'da sahilin bir kesimini dokusuna hiç uygun olmayan bir yapı tarzıyla   "yeni şehir"   diyerek  Katar'lılara ihale etmesi de iyice anlayışımı zorladı.   Başkasının parasını kullanmak daha ucuz sanırım. Niye böyle zengin bir ülke Katar sermayesini ister??

Oslo'nun tipik mimarisi ve tarihine zıt yeni trend binalar. 
Altında mağazalar, yeme-içme yerleri..


Devlet zenginliğinden insanlara eğitim ve sağlık dağıtıyor. Herkesi eşit yaşatıyor. Harika.. ama sokaklarda, şehirlerde yaşamın gece-gündüz cıvıltısını hissedemiyorsunuz. İnsanların yaşamak için sadece doğaya ihtiyaçları var, hepsi bu kadar.  Irk olarak farklılar.  Zorlu bir doğayla iç içeler. İnsandan daha çok, denizi ve ormanı arıyorlar.

Norveç'te 3-5 haneli yerleşimler var. Hatta bir ada üzerinde tek ev olan var. Korkmuyorlar. O karanlıkta simsiyah denize bakıp tek başlarına kalabiliyorlar. Komşuluk yok, sosyalleşme ihtiyacı yok. Bundan çok okumaları, eğitimleri.. İklim çok sert. Yaz dediğiniz ay Temmuz. Ağustos ortası kış geliyor. Kar fırtınaları, rüzgarlar, erken batan ve yüzünü göstermeyen güneş ve hep karanlık sisli bir hayat.  Bundan en çok mum satılan ülke olmaları.  Evlerini bu şekilde aydınlatmayı seviyorlar. Hep evdeler, dışarıda sonsuz bir sessizlik ve  dehşet  bir doğa var.

Tam da bundan dolayı antidepresan kullanmaları, içkiyle olan arkadaşlıkları. İntiharların yüksek olması. Tam da bundan devletin bu haberlerde basına getirdiği sansür. Bu olumsuz haberleri ne kendilerinin ne de dünyanın duymasını istemiyorlar.

Norveç en yaşanılası ülkeler arasında. İnsanları çok mutlu anlatılıyor ?? Şimdi mutluluğun tanımını yapmamız gerekiyor ?  Gerçekten mutluluk nedir?
Hayatımız boyunca peşinden koştuğumuz şey nedir?  Bu ülke bunu kesinlikle size sorgulatıyor.



Herkesin mutlaka denizde giden bir motoru, bir kayığı, bir sandalı ama mutlaka bunlardan birisi var. Denizciler..  ataları Vikingler.   Ülkelerinin her yanı su dolu. 30.000  adaları var.


Dağlardan taşlardan şelaleler akıyor. Evlerde su bedava. Hiç su parası ödenmiyor, tuvaletlerde çeşmelerden akan suyu bile içebiliyorsunuz.


Ülkenin tüm kıyıları tünel dolu. Birinden çıkıp ötekine giriyorsunuz. Bu tüneller öyle kısa da değil her biri 13-15 kilometre. Dünya'nın en uzun tüneli de burada tam 24,5 kilometre. Bin metrelik bir dağın içinden geçiyorsunuz. Bu tünelin içinde her 6 kilometrede bir dinlenme alanları var.  O kısımlar daha geniş oyulmuş park edebilir soluklanabilirsiniz.   Bazı kilometrelerde  tavan gökyüzü ışığı gibi mavi ışıklı, sanki dışarı çıkmışsınız hissi yaratılmış.


Tünelde Yangın Çıkar mı? Çıkar.. Biz Yaşadık !

Otobüsümüz yine 15 kilometrelik bir tünelin ortasına yaklaşırken önden gelen duman dalgasını gördük.  Otobüs durdu ve duman etrafımızı yavaş yavaş kapladı, hatta otobüsün içine de duman girmeye başladı. Hiç bir yer görünmez oldu. Şöförümüz ülkeden değil, Rus.  Neler olabileceği ile ilgili kimsenin bir fikri yok. Benimse aklımda filmlerde izlediğimiz tünel patlamaları, arabaların falan uçuşması, benzin, boğulma..

Tünel bir araç gidiş bir araç geliş, 2 şerit. Ama zaten tüneller dar, oyarken mağara gibi bırakmışlar etrafı beton falan değil, kendi doğasıyla kayalar duruyor.  

Biz durduğumuzda karşıdan da hiç araba gelmediğini farkettik. Tünel kapanmıştı..

Şöför geri gidecek ama arkayı da göremiyor. Geri geri giderek tünelden çıkabilir miyiz? dumandan kurtulabilir miyiz?  Yoksa inip koşarak mı çıksak? ortadayız.. 7,5 kilometre koşmamız lazım. Yok o zaman otobüs geri gitsin. Arkada oturanların hooop sağda, sola kay, tamamdır devam sesleriyle Rus şöför anladı :))  biraz geri gittik, o sırada otobüste herkes ayakta.  Karşıdan bir araç geldi ve tünelde bir araçta yangın çıktığını ama söndürüldüğünü söyledi. Duman giderek geri çekildi 2-3 dakika içinde her şey yolundaydı ve ne olduğunu bile göremeden tünelden çıktık. 

Tünellerle o zaman tanıştık. Arabasında yangın çıkan duvardaki yangın tüpünü  yerinden çıkarıyor ve yangına müdahale ediyor. Yangın tüpünün yerinden alındığını gören sistem tünel girişindeki  güvenlik bariyerlerini indiriyor. İlave havalandırmalar devreye giriyor. Tünelin güvenliği sağlandığında bariyerler kalkıyor.  Etrafta hiç insan yok. Norveç'te 900 tünel varmış. İnsanla olacak iş değil. Sistemle.. 

Bu dağınık coğrafyada ve doğada yaşamak onlara mutluluk veriyor. Ancak yeni yeni bazı gençler kent merkezlerinde daha sosyal bir hayat yaşama arayışı içine girmişler.
Böyle bir eğilim bu ülkeyi alt üst edebilir.  Doğaya aşık bu toplumun beklentileri değişirse her şey değişir. Bu yüzden Hristiyanlığın da öncesine Pagan inancına dönme eğilimindeler.  Yeni jenerasyon pagan inancına yöneliyor.  Giderek bu inanç sistemi ülkede kurumsallaşıyor. Bölgede kiliselere giden yok. Sadece evlenmek ve vaftiz için gidiyorlar o kadar. Bu yüzden kilise de çok az.

Gençlerin eğilimi ile pagan  inanç sisteminin kurumsal şekilde yaygınlaşması bana devletin de bunu kontrol ettiğini düşündürdü??  Bakın pagan inancı ne diyor ; 

Paganizm, insan, hayvan, bitki, taş, toprak ayırt etmeden yaşayan ve var olan her canlının ve “şey”in bir ruhu olduğuna ve bu ruhların her birisinin de kutsal olduğuna inanan, binlerce yıllık birikime sahip olan bir inanç sistemidir ve herhangi bir kurallar kitabına, metoda, sisteme bağlı değildir, yalnızca doğayla uyum içinde yaşamayı esas alır.

Yollarda dolaşan besili ve tertemiz hayvanlar. 


Nüfusu çoğaltmak için uğraşıyorlar. Devlet her türlü desteği veriyor. Doğum yapana 4500 Euro yardım, hediyeler, mamalar, bezler.. çocuk eğitimi eşit şekilde okul öncesinden başlıyor, yenecek yemeklere kadar uzmanlar belirliyor. Eğitim dört dörtlük. Okul malzemeleri, çantalar, kitaplar hepsi devletten. Özel okul çok az. Onların da çoğu ülkede yaşayan yabancıların okulları.

Ülkede en zor şey öğretmen olmak. Her yıl yeterlilik sınavına giriyorlar. Psikolojik durumları ve  tolerans düzeyleri ölçümleniyor.  Öğretmenlerde mükemmellik aranmıyor. Ortalama bir öğretmen tercih nedeniymiş :))  Mükemmel öğretmen çocuğun yeterlilik duygusu ve öz güveninin gelişiminde olumsuz olabilir diye düşünüyorlar.. Yani mükemmeli hedeflemiyorlar. İlkokullarında  sınav, sıralama, ölçme yok, yarış yok, karne yok. Müsabakada derece aldığı için değil katıldığı için ödül var.. Herkese birincilik ödülü dağıtıyorlar.  

Bu yüzünden mi acaba kış sporları dışında hiç bir sporda öne çıkamamaları..  çünkü yarışmıyorlar :))

Herkes kendi potansiyelini yaşıyor ve kendinden mutlu oluyor. Kış Olimpiyatlarında 329 Madalya alıp tüm dünyayı geride bırakıyorlar.  Altın madalya rekoru Norveç'te..  

Tam da buraya eklemek lazım. Bu kadar eğitimli gençler sonra ne oluyor?  herkes üniversiteye gitmiyor, şart değil. Mesleği olsun yeter. Gelirler arasında çok fark olmadığı için itibar da yok, sınıf atlama mücadelesi için meslek seçimi de yok.

Bir kadın gördüm saçları bakımlı, tertemiz giyimli, makyajlı.. Dükkanda vileda yapıyordu, sahibi herhalde bak kendi temizliyor dedim. Aaa bir de baktım ki tuvaletleri de temizlemeye başladı. Meslekler arasında hiyerarşi olmadığı için herkes her işi yapıyor, küçümsenmiyor. Bundan dolayı tüm işlerde kendi vatandaşları çalışıyor.

Ne değişik değil mi ..  Buna bayılıyorum işte. İnsanın kafasını öyle karıştırıyor ki ; ben ne istiyordum diye bir daha kendinize soruyorsunuz.. Sonra da tüm bunların sonuçlarının nereye yansıdığını gözlemliyorsunuz. Bu sefer biraz daha karışıyor kafam..

Devamı için buraya tıklayın..




En Popüler Yazılar

Miami de Hayat..

Henuz Miami deyiz. Gemiden indikten sonra otelimize yerlesiyoruz. Bu sefer Miami nin Beach denilen caddelerinde otobusle bir tur atiyoruz. Miami beach en luks otellerin bulundugu ince uzun bir ada parcasi, turistik bolge. Fakat bu bolgede dolasirken denizi goremiyorsunuz. BIr tarafta oteller denizi tamamen kapatmislar, diger tarafinda da mahalleler. Aslida dogasinda arada nehirler, ve goller olan bu bolgede dogal guzellikleri farkedemiyorsunuz, cunku sehirin icinde kaybolmus. .  Sahil seridinde uzun ve genis bir kumsali var ancak ogleden sonra uzun otellerin golgesinde kaliyor.  Kumsalin hemen yanibasinda sahili zapteden bu oteller hic sevimli gorunmuyor. Mimari yapisi ve buyuklukleri bIr sehir goruntusu veriyor.  Okyanus oldugu icin dalgali. Tatil yapilacak bir yer mi?  bu kadar unlu buraya neden geliyor bilemedim.. Hele buralara gelmeden once bizim de unlulerin buralarda oldugunu okuyunca tekrar dusundum.. Neden kendi ulkemizi bu kadar ...

"Yeni bir iş" sanıyordum.. Bulduğum "Yeni Hayatımdı".. Eczacıbaşı-Avon..

Ofiste günler birbirine benziyor, her ay her işlem aynı sırayla defalarca tekrarlanarak yapılıyordu.. Her ay yazar kasa fişleri geliyor, sisteme giriliyor,  KDV beyannameleri hazırlanıyor,  SSK primleri hesaplanıyor, işe giriş-çıkışlar yapılıyor , vb...vb... Her ay birbirini tekrarlayan bu işler daha sona 3 aylık tekrarlanan işler, sonra yıllık tekrarlanan işler olarak sürekli dönüyordu..  İşe kattığım hiç bir farklılık yoktu.. bu rutin benim işim olamazdı.. Bütün bu işler sabır işiydi.. büyük dikkat gerektiriyor, hata kabul etmiyordu..  En küçük hatada müşteriler ya da Devlet kapıya dayanıyordu.. Yaptığım her işi sahiplenmem nedeniyle devamsızlık yapmıyordum ama galiba ben Hamit gibi Mali Müşavir olmak istemiyordum.. Benim Devlet'le işim olmazdı.. !! Eczacıbaşı'nda İnsan Kaynakları'nda çalışan  bir arkadaşımız  bir gün bizim ofise uğramıştı, sohbet ediyorduk..  Ben tüm bu fikirlerimden bahsettim, gelecekte ne yapacağımı tam kestiremiyordu...

Amerika'da Gundelik Hayat

Avrupa'nin neresine gidersek gidelim bir mutfak yabancılığı çekiliyor.  Çoğu kez damak tadımız tutmuyor!  ne yiyeceğimizi bilemiyor, hep bilindik fast food dükkanlarını arıyorduk. Yeme icme konusu buralarda çok güzel..  Miami de bir tavukçuda yedik, sosları harika, çünkü Meksika lokantası.  Dallas BBQ leri, İtalyan Pizzaları, Uzakdoğu mutfakları, makarnalar, hamburgerler, patates kızartmaları, salatalar.. Bunların  her biri  nasıl bir yerde yerseniz yiyin hep aynı fiyat.  Oturduğunuz mekana gore değişmiyor. Hesap geldiğinde bahşiş öyle hesap pusulasının arasına sıkıştırılan bir şey değil. Açıkça hesap pusulasına yazıp kartınızdan çektiriyorsunuz.  Garsonlar yemeğiniz bitene kadar en az 2-3 kez gelip "her şey yolunda mı " diye soruyorlar. Çok ilgililer, gerçekten hak ediyorlar. Aşağıdaki hesap dökümünde görüleceği gibi bahşiş miktarını siz belirliyorsunuz. %15 Normal, %18 Great,  %20'ye  WOW  diyorlar :) Kola s...

Patronum Gülay Başaran..

Patron deyince aklımıza hemen iş yerinin sahibi gelir..  Gülay Başaran  bir şirket sahibi değildir ama kesinlikle patrondur..  Zaten ünvanlar öyle değil midir?  her ünvanın içini çalışan kendi doldurur, değerini kendi belirler.. Tam da bu yüzden Gülay Hn. a  PATRON  demeyi seçiyorum.. Avon'daki işime başladıktan yaklaşık 2 yıl sonra birlikte çalışmaya başladık ve tam 13 yıl  O'nun direkt bağlı ekibindeydim.. Tüm bu  yıllar boyunca temposuna ayak uydurmaya çalıştım. Tempo demekle neyi anlatmak istedim ? Patronum Gülay Başaran sabahları beş civarı kalkar, hazırlanır, yola çıkar, şirketin kapısını mesaiden bir saat önce   6,5 - 7  gibi açar.. Günlük değil haftalık değil yıllık planla çalışır. Ajandası herkese açıktır. Masanızda bilgisayarınızdan O'nun ajandasına girip baktığınızda içinizi bir umutsuzluk kaplar.. Görüşülecek boş 5 dakika yoktur.. Tek çare ya sabah 7'de ofise gelip kimseler kapmadan görüşmek ya da öğle yemeğini ...

Dünya Seyahati Planı

2014 yılına büyük bir planla başlıyoruz.   Bir yıldır bu plan içindeyiz. “DÜNYA SEYAHATİ” Geçen yıldan bu yana düşündüğümüz ama çalışırken zaman ayıramamak yüzünden gerçekleştiremediğimiz hayalimiz. Böyle bir seyahat bir haftada yapılamayacağına göre çalışan birinin böyle bir hayal kurması pek de mümkün olmuyor. Şimdi araştırdıkça bir çok gencin meslek hayatlarına ara verip “şimdi değilse ne zaman?” diyerek Dünya seyahatine çıktığını 7-8 ay çok az bir bütçeyle Dünyayı dolaştığını görüyorum. Ancak bunu gerçekleştirebilen çok az genç var. Bu tamamen istemekle ilgili sanırım. Yeterli isteği olanlar hiç bir engel tanımıyorlar. Tam bir yıl önce 2013 Yılının başında bu hayali kurmaya ve canlandırmaya başladık. Öncelikle bu fikri Çeşme Sheraton aklımıza koydu. Nasıl mı?  Geçen yıl bir promosyon yaptı. Çeşme Sheraton’da 30 gün Junior Suite konaklayan misafirlerine  bir Dünya Seyahati   hediye ettiğini duyurdu.   İşleri bir kenara koyunca...

Eczacıbaşı'nda Yeni Hayat

Fabrikaya geldiğimde çok şaşırmıştım. Bahçe içinde kocaman modern bir bina.. girişte solda kocaman bir yemekhane, ortada resepsiyon.. Üst katta her yer halı döşeli, açık kocaman bir alan,  hiç duvar yok, masalar aralardaki dolaplarla bölünmüş. O zamanlar kocaman bu katta sanırım 5 kişi çalışıyorduk. Sonraki yıllarda departmanlar kurulunca 5 kişi çalıştığımız alan yaklaşık 50 kişinin çalıştığı bir kat haline dönüştü.. Fabrikada serum üretiliyordu. Üretim yeni yeni başlıyordu. Fabrika binası kocamandı, üretimin yanında kocaman bir depo, bakım-onarım bölümü, kimya laboratuvarı, mikrobiyoloji laboratuvarları,  test hayvanları (tavşan ve fareler),   kocaman bir konferans salonu, personel için alışveriş yapabilsinler diye küçük bir market.. Çalışanlar işçiler, laborantlar, kimyagerler, mühendisler.. Fabrikada sadece üretim yapılıyordu, ilk  zamanlar diğer departmanlar yoktu. Yönetim kadrosu Eczacıbaşı İlaç'tan gelmişti ama alt kadrolar tamamen yeni kurulmuştu....

Samatya'da Unutulmayan Filmler

Samatya  bizim genellikle iş yemekleri yediğimiz güzel bir mekandır. Misafirlerimizi ağırlamak için bu eski yerleşim yerini çok severim.  Bir çok filme ev sahipliği yapmış bir mekandır. " İkinci Bahar ” dizisi;   Samatya’da  yaşayan insanları, komşulukları, dar gelirli yaşamları, küçük sıkıntıları, büyük hayalleri ve sıcak insan dokusuyla biçimlenen mahalle kültürünü anlatır. Develi'nin tam karşısında Ali Haydar Usta'nın yeri var.  Bu mekan   "İkinci Bahar"  filminin çekildiği mekan..  Bu dükkanın duvarlarında film sırasında çekilen fotoğraflar var. Ocakbaşı ve yemeklerin hazırlandığı mutfak, Şener Şen ve Türken Şoray'ın yemek pişirdikleri tezgahlar aynen orada.. İçeri girdiğimde kendimi bir filmin içinde hissederim. Su andaki sahibi de aynı Ali Haydar'a benziyor. Kim kime benziyor? Şener Şen filmde size mi benzetildi?  Bu sorumuzu  Ali Haydar Usta hep gülümseyerek  "onu da size bırakıyorum, siz yorumlayın"  diyerek ortada bı...

İsviçre'nin Neyi Farklı?

İsviçre geçen hafta bir referandum yaşadı.  Halk kullandığı oylarla yeni asgari ücreti reddetti. Nasıl oluyor da halkın meclisten öte bir yetkisi oluyor?  Referandum yapıyorlar. 2011 Yılında İsviçre'ye gittim.. Dünyanın en zengin ülkelerinden biri. Ülke topraklarında hiç savaş olmamış.  Dünyanın Bankası durumunda. Herkesin parası orada..  Şimdiye kadar hiç bir savaşta buralara kıyamamışlar :))  Hitler bile buraya gelince durmuş.. İsviçre muhteşem bir doğaya sahip. Yıllardır bunu yeşertmiş, korumuş.. Heidi'nin memleketi.. Teyzesi tarafından Alp'lerdeki  çocukları sevmeyen aksi dedesinin yanına yerleştirilen ve Peter'le arkadaş olan Heidi.. Yaşadığı yerlere, dağlara, yeşilliklere, mutluluğuna o zamandan hayranız.. İsviçre'ye Alp Dağları'na giderken tek tanıdığımız oydu. Dağ bayır dolaşırken izini göremesek te, yaşadığı yerler muhteşem doğasıyla  hayal bile edemeyeceğimiz güzellikteydi. Alp Dağlarının eteklerinde kurulu bir yerleşi...

Bodrum'da Yaşamak İstiyorsanız Elinizi Çabuk Tutun..

Bodrum Çevre Platformu  afişlerinde  "SİT Alanlarının imara açılmasına izin vermeyeceğiz"  demişti. Zaten her yanında inşaatlar devam eden Bodrum'un daha neresine ne yapacaklar acaba diyerek merakla toplantıya katıldım. Uzakta olanlar için buralarda neler oluyor gördüklerimi anlatayım da sizin de buralara gelme niyetiniz varsa buna göre plan yapın. Bodrum'un adını bildiğiniz her koyunda yeni projeler ve inşaatlar hızla devam ediyor. Hem de tipik Bodrum mimarisine hiç uymayan, tipiyle diğerlerine fark yaratarak fiyatta da farklı olan projeler ürüyor. Böylelikle Bodrumda    yeni bir projeden  ev almak falan hayallerinizi süsleyebilir.  Hayal olarak kalacaktır. Hemen bir örnek ;  Yeni yapılmakta olan orman içinde bir proje, denize yakın değil, orman içinde bu yüzden her villanın yüzme havuzu var.  Bu koca koca duvarları olan evler şehir evi değil mi? Biz boş yere mi kaçtık İstanbul'dan?? İnanın ağaçlar bile ön planda d...

Bir Zamanlar Adana'da Bir Hikaye Yaşandı, Kahramanları Siz, Biz, Onlar..

Ekibim artarak büyüyordu. Öyle ki değişen sistemlerle Bölge Yöneticisi sayısı hemen hemen her ay değişiyor, ekibime başkaları katılıyordu. Eskiden mülakatla seçtiğimiz yöneticilere, işini başarıyla yürüten, sahadan yetişmiş, belli başarılar elde etmiş yeni kişiler ekleniyordu. Her ay başka bir sayıya ulaşıyorduk. Kontrol edilemez şekilde büyüyorduk. Bir gezi sırasında / Antalya'ya Yıllık Toplantıya gidiyoruz.  İstanbul Ekibim Kibele Şöyle bir  saydım.. Tam 17 kişi..  belki eksik bile vardır.  O günler zorlanmaya başladığım ilk günlerdi. Her zaman yaptıklarımı yaptığım sürelerde gerçekleştirmem mümkün değildi. Zaman yetmiyor, ne yapsam da istediğim kalitede herkese yetişemiyordum.  Daha önce başka bir kesitini anlatmıştım..  (okumak için  buraya  tıklayın. ) O dönemler artık dönüm noktası oldu ve iş yapış şekillerimiz, yönetim araçlarımız değişmeye başladı. Büyüyen ekipleri yönetmek için başka şeyler yapmalıydık. ...