Ana içeriğe atla

Bodrum'da Ev Ararken Başımıza Gelen En Güzel Şeyler



Aslında Bodrum'a gelirken planımız Haziran'a kadar kalmaktı. Buna göre bir ev kiralamıştık. Mevsim şimdilerde Temmuz sonuna yaklaşıyor.. Ne yaptık ta hala buralardayız acaba?

Aslında hikayeyi yazmakta geciktim bu nedenle Bodrum'a yerleştiğimizi söyleyip durumumu güncelleyemedim. Bir tembellik, bir başka hayata başlangıç falan derken yazılarım maalesef durakladı. Şairin dediği gibi beni de bu güzel havalar mahvetti.

Kış aylarını burada geçirince bol bol dolaşma, gezme, araştırma fırsatı bulduk. Eninde sonunda kolay değil yaşayacağımız yeri bulacaktık!  Her gün çıktığımız uzun yürüyüşlerde dolaşmadığımız sokak, konuşmadığımız satılık ev sahibi kalmamıştır sanırım. Şimdi mahalle muhtarı gibi olduk. Mahallemizde bir çok insanı tanıyıp hikayelerini biliyoruz.

Bu süreç bize birçok dost kazandırdı.  İstanbul'a gidince diş doktoruma uğramıştım. O'da nasıl gidiyor? diye sordu. Biraz buradaki hayatı anlatınca "hadi canım"  moduna girdi. Ben dedi 3 yıldır aynı evde oturuyorum yan komşumun kim olduğunu bilmiyorum!!

Bunlar şehrin olağan halleri. Ben de aynı şekilde İstanbul'a gidince asansöre bindim ve 7. kat düğmesine bastım. Sonra da şunu hatırladım ki ; ben aylardır asansöre binmedim. Ne hoş değil mi?.. Burada asansör hiiiç yok.. çünkü tüm evler 2 katlı :) Dağlarda bayırlarda 3 katlı olabilir kot farkından dolayı. Yokuşlardan, merdivenlerden in..çık....  basamak.. basamak... yürü yürü..

Buralarda ilişki kurmak, sohbet etmek, iki lafın belini kırmak çok kolay. Kimsenin acelesi olmadığı ve Eylül'den sonra vakit de çok olduğu için herkes "buyrun buyrun" modunda. Zaten bu rahatlığıyla da gönlümüzü çelmedi değil.

Bir gün iskelede balık tutan bir gençle tanıştık, bizi evine davet etti, telefonunu verdi. O gün yürüyüşe çıkmışken "hadi uğrayalım" dedik..  ertesi gün bahçelerindeydik.




Çaylar-kahveler- sohbetler.. illaki ayağınızı uzatın.. sırtınızı yaslayın.. Bu resme bakınca o gün tanıştığımızı anlamak mümkün değil değil mi?  Evin kedisi Güneş le de tanıştık.  O da bize ayrı bir ihtimam gösterip kucağımıza yerleşti..  Hamit'in ilk kedi yakınlaşmasıdır :) 




Başka bir gün yine satılık bir ev bakarken içeri buyur edildik. Soğuk günlerdi. Hemen kahveler hazırlandı, sohbetler edildi. Ev sahibi İngiliz bir hanım birlikte yaşadığı kişi Bodrum'lu canayakın güleç bir delikanlı. İngiliz bayan kendi memleketinde Finansçı..Hamit'le meslekdaş çıktılar.  Bu arada satılık ev kapalı olduğundan "aynıdır" diyerek bize kendi evlerini gezdirdiler. İlk tanışmamızda kahkaha atacak konular bulup dost olduk.  Sıkça sokakta, kafede,  pazarda birbirimize rastlıyor ve sohbet ediyoruz.

Başka bir gün sokakta köpeklerini gezdiren  kıpkırmızı bir ruj sürmüş bakımlı, ayağında spor ayakkabıları incecik, sportmen yaşlı bir bayan  "benim alt katım boş sizin gibi bir aileye kiralamak çok isterim" diyerek bizi evine davet etti. 

Evi daha ilk görüşte hayran kaldık. Nasıl zevkli eşyalarla döşenmiş. İçeride salonun orta yerinde kocaman bir kütüphane.. içi yabancı dilde kitaplarla dolu. Kütüphanenin alt rafları komple plak koleksiyonu. Ahşap mobilyalar, beyaz koltuklar.. Sesimiz içimize kaçtı. Evin yaşanmışlığı boğazımızı sıktı. 

Bundan 30 yıl önce eşiyle Bodrum'a gelmişler ve bu kocaman araziyi alıp üzerine bir ev yaptırmışlar. Kocası eski Kanada Konsolosu, Kanadalı..  Yıllarca yurt dışında yaşamışlar ve arada hep Bodrum'a gelmişler. "Eşim buraya bayılırdı" dedi.  Emekli olunca da iyice yerleşmişler. Büyük gelen araziyi kat karşılığı verip evlerinin yanına birkaç ev daha yaptırmışlar.  Bir çocukları var, kızları Hollanda da balerin olarak yaşıyor. Gün gelmiş hastalık kapıya dayanmış, eşini kaybetmiş. Şimdi sadece köpekleriyle kucaklaşıyor..  Kocaman bir arazisi 3-5 evi belki bankada hesabı, başka kimbilir neleri var?  "Sizin gibi bir aile alt katımda olursa bana da can yoldaşı olur" diyor. Artık iki katlı evin her tarafını kullanamıyor. İki katı ayırmış. Etrafında komşulardan başka kimse kalmamış. Onlar da gelip gittikçe..

Evden çıktıktan sonra ciddi bir muhasebe yapmamız gerekti. Hayat neydi? Şaka mı? o kitaplar, o plaklar  neydi?   Yıllarca saklanmış, biriktirilmiş, bir parçası olacak kadar bütünleşilmiş, keyifli zamanlara vesile olan tüm arkadaşları kütüphanenin tozlu raflarında geride öksüz kalakalmıştı.  Bolca hüzün kokladık o evde.

Sonra Konsolosun bir de öldükten sonraki hikayesini dinleyince kendisini Torba Mezarlığı'nda ziyaret etmeden duramadım. Hristiyan birinin mezarda gömülü olmasına itiraz eden bir adam "oğluma dua okurken o da yanında yatıyor, istemem de istemem" diye Başkanın huzuruna çıkıp defalarca taciz edip itiraz edince Başkan "beni kurtarın bu adamdan, taşıyın mezarı"  deyince gömülmüş adam mezardan çıkarılıp mezarlıkta başka bir köşeye nakledilmiş.

Yeri fena değil, güzel de bir mezar yaptırılmış. Mermeri simsiyah, bir kitap şeklinde bir sayfasında eşi bir sayfasında kendisi..  Mezarı taşınmış taşınmasına ama ömrünü saygın bir şekilde geçirmiş sanatı ve edebiyatı seven, Bodrum'a  ve Torbaya aşık güzel bir insana mezarında eziyet edilmesi geride bıraktığı sevgili eşi için ne hüzünlü bir hikaye olmuş anlatamam. O sıralarda basında falan da yer almış ama biz ilk kez eşinden dinledik.

Tabii ki ev ararken buralarda işimiz yok ama o günden sonra duramazdık. Mezarlık ziyaretimizi yapıp başkalarıyla da karşılaştık.





Sonra daha ilk günlerden elimizden tutan Torba'da emlak ofisi olan bir öğretmen emeklisi hanımla tanıştık. Yürüyüş yolumuzun üzerinde olduğundan sık sık görüştük, sohbetler ettik. Bizi o çevredeki büyük şehirlerden kopup gelmiş birçok bürokrat, iş adamı, iş kadını ile tanıştırdı. "Arda Hanımlar da Torba'ya yerleşmek istiyor. Onlara ev arıyoruz"  diyordu.. Bizim için şahane oldu, cesaretimiz arttı, yaşama dair bakışımızın bir çok kişi tarafından yıllar önce hayata geçirildiğini gördük. O zaman "devam.. doğru yoldayız" dedik.. hayalimize daha sıkı sarıldık.

Ev arama sürecinde tanıştığımız bize yardım eden bir arkadaşımız daha oldu. O da tüm Bodrum'dan portföy oluşturuyordu.  Demet  bizim aradığımız evi bulabilmek için hep iletişimde kaldı ve bizi bir çok eve ve bölgeye götürdü.  Demet'le ilk buluşmamızda elinde bir dosya nasıl bir ev istediğimizi anlamak için sorular sorup not aldı. Öyle olsun, şöyle olsun, bu kadar para olsun..  Oldu!!  diyordu içinden sanırım  :))  Bir kafede yaptığımız  bu ilk görüşmeyi gülerek hatırlıyorum.

Kaç oda olsun?  Kaç metrekare düşünüyorsunuz? Dublex olsun mu?  Açık mutfak olsun mu?  Kalorifer olsun mu? Bahçesi olsun mu? Markete yakınlığı farkeder mi? Yürüyüş yapmaya müsait olsun mu?  Denize ne kadar mesafede olsun? Manzarası olsun mu? Yokuş olabilir mi? Ağaçlık mı olsun?  Minibüse yakın mı olsun? Okula yakın olması önemli mi? Kredi kullanacak mısınız?  Tadilat yapılması gereken bir ev olabilir mi?  Bodrum merkeze yakınlığı önemli mi?  Fiyat aralığı ne olsun? Düşündüğünüz bir bölge var mı?

Bu soruların ardı arkası bitmez.. Buralarda bir ev almak için tüm sorularda kendinizi sınamış olmanız gerek. Şehirde ev almaktan çok farklı olduğunu görüyorsunuz. İstanbul'da her sokakta bir market, her sokağa yakın bir ana yol, her evde doğal gaz varken buralarda onlar yok.. Coğrafyası, ihtiyaçları çok farklı. Yazı farklı, kışı farklı..

İnsan bu farkları ayrımsadığında daha çok seviyor, daha çok sarılıyor.. Zaten buralara bu farklar için gelmedik mi? yoksa şehir hayatını buraya mı getireceğiz?

Bu arada kiraladığımız evde 1+1 yaşadık. Klimayla ısındık. bırrrrr.. Elektrikli battaniye, ısı tutan çoraplar, kalın polar pijamalar, boğazlı kazaklar, şemsiyeler, kalın battaniyeler... Bunları şehirde hiç kullanmıyorduk, burada her şey değişti. Kaloriferin banyoyu, tuvaleti, odaları ısıtan eşit ısı dağılımı nerdeee.. Bir odaya sığındık :)

Evimiz çok güzel dizayn edilmiş, zevkli döşenmişti.  Zaten içini görmeden, pencereden bakıp kiralamıştık. 2 Ay kiralamak isterken kendimizi 8 ay kiralama yapmış bulmuştuk.
Bence başımıza gelen en iyi şeylerden biri bu evdir.





Evin sahibi Ercan'ı tanıdık. Oğlumuz gibi oldu. Bize güvendi üstteki dubleksin de anahtarlarını verip kış boyunca bir daha hiç gelmedi. "Yukarda şömine var soğuklarda orda kalın, aşağıda depoda odun dolu, yakın"  dediyse de biz pek evde kalmadığımız için şömineyle falan işimiz olmadı.  Evi de kendimizin belledik, sildik, süpürdük, yıkadık. Şimdi sezonda aylık kiraya veriyor. Kiracılarıyla da bizi tanıştırıyor. 5 Yıldızlı bir otelde çalışıyor, bizi davet etti, sabahtan akşama ağırladı.. baktı ki Hamit evin bahçesindeki hamağı çok sevdi, Polonya'dan gelen hamağı bize hediye etti.. mangallar yaktı, çaylar demledi..  Biz hiç böyle kiracılık yapmamıştık :)) şahane oldu..

Orada da yeni komşular edindik. Hemen bizim evin ön tarafındaki evde oturan çiftle tanıştık.  Onlar da emekli bizim gibi.. Birkaç senedir ev kiralamışlar yaz-kış kalıyorlar. Onlardan da fikir edindik, cesaretlendik.

Evimizin sokağında domuzlar dolaşıyor. Nerdeyse birlikte yaşayacağız. Uzaklaşsınlar diye bekleyip hızlıca arabaya atladığım çok oldu.  Ben domuzları ilk defa bu kadar yakından gördüm.  Hayat burada sürprizlerle dolu..





Ev arama sürecinde aynı sokakta 300-400 metre ötede satılık-kiralık ilanını gördüğümüz eve de bir gün uğradık. Aşağıya doğru seslendim ve "buyrun buyrun" diye bizi içeriye davet ettiler.  O gün ev ararken tanıştık  Erol Bey ve Gül' le. Biz güya ev arıyorduk ama arkadaş bulduk kendimize.  O ilk tanışmadan sonra kahveler içildi, sofralar kuruldu, davetler verildi, iddialı okeyler oynandı, pazar yerlerine gidildi, yeni arkadaşlarla tanışıldı, piknik yapıldı, yürüyüş yapıldı, taş toplandı, mangal yakıldı, deniz kenarına, köylere gidildi, bizim evin eşyaları monte edildi, hikayeler anlatıldı..

Bu resimde de ev taşıma hikayemizin ilk günü.. yine arkadaşlar yanımızda.. keyiflerini de alıp gelmişler.. koltukların açılışını yapıyoruz..  O gün ne çok iş halledildi :))




Ev aramanın en güzel yanı yeni insanlarla tanışmak oldu. Bir düşünün ne zor şehirde bunları yakalamak. Ev ararken biri sizi buyur edip kahve ikram edecek, birlikte sohbet edeceksiniz. Telefonlarınızı alacaksınız ve hemen 2-3 gün sonra birisi arayacak.. "hadi gelin" "hadi gidelim" diyecek.  Biraz zor... Ben daha önce yaşamadım..

Şehir o kadar hızlı, karışık ve güvensiz ki kim kimin evine hoppala girer? kim davet eder? Böyle anlaşabilir misiniz? bu kadar çok şeyi bu kadar kısa sürede paylaşabilir misiniz?

Şimdi siz olsanız buradan ayrılır mısınız? sadece ev aramıyorsunuz çünkü.. Bir yol, bir ses, bir bakış, bir gülümseme, sohbet, samimiyet, insan arıyorsunuz. Bunu da yaşayarak anladım..  Biz çalışırken evlerimiz bizim mola durağımızdı. Şimdi hayatımızın geçtiği yer. İçi eşya deposu olacağına dışı insanlarımla dolu olmalı.

Bu yüzden şahane yapmışız ve ev kiralayıp geniş-geniş her yeri dolaşmışız.
Bodrum'a gelişimizden yaklaşık  dört ay sonra yine bir sabah yürüyüşe çıkmışken hiç girmediğimiz bir sokakta rastladık birbirimize :))   evimize..   :)





Çooook uzun zamandır buradaydık sanki.
Buralarda köklerimiz yoktu ama zeytin ağaçları bizim, Çamlar bizim. Yan bahçedeki inekler bizim. Deniz kenarı bizim. İskeleler, kafeler, yollar bizim, begonviller, zakkumlar bizim.  Bodrum Kalesi bizim. Kırçiçeği Basketbol Kız takımı, Bodrumspor, Gümüşlük Spor bizim. Marinalar, kayıklar, balık lokantaları bizim.

Daha ne olsun? Bunlar hep ev ararken başımıza geldi .
Sonra da Hamit'le karar verdik..  Hayat = Hareket etmektir, arayıştır..

Biz de ne aradık? ne bulduk? 






En Popüler Yazılar

Miami de Hayat..

Henuz Miami deyiz. Gemiden indikten sonra otelimize yerlesiyoruz. Bu sefer Miami nin Beach denilen caddelerinde otobusle bir tur atiyoruz. Miami beach en luks otellerin bulundugu ince uzun bir ada parcasi, turistik bolge. Fakat bu bolgede dolasirken denizi goremiyorsunuz. BIr tarafta oteller denizi tamamen kapatmislar, diger tarafinda da mahalleler. Aslida dogasinda arada nehirler, ve goller olan bu bolgede dogal guzellikleri farkedemiyorsunuz, cunku sehirin icinde kaybolmus. .  Sahil seridinde uzun ve genis bir kumsali var ancak ogleden sonra uzun otellerin golgesinde kaliyor.  Kumsalin hemen yanibasinda sahili zapteden bu oteller hic sevimli gorunmuyor. Mimari yapisi ve buyuklukleri bIr sehir goruntusu veriyor.  Okyanus oldugu icin dalgali. Tatil yapilacak bir yer mi?  bu kadar unlu buraya neden geliyor bilemedim.. Hele buralara gelmeden once bizim de unlulerin buralarda oldugunu okuyunca tekrar dusundum.. Neden kendi ulkemizi bu kadar ...

"Yeni bir iş" sanıyordum.. Bulduğum "Yeni Hayatımdı".. Eczacıbaşı-Avon..

Ofiste günler birbirine benziyor, her ay her işlem aynı sırayla defalarca tekrarlanarak yapılıyordu.. Her ay yazar kasa fişleri geliyor, sisteme giriliyor,  KDV beyannameleri hazırlanıyor,  SSK primleri hesaplanıyor, işe giriş-çıkışlar yapılıyor , vb...vb... Her ay birbirini tekrarlayan bu işler daha sona 3 aylık tekrarlanan işler, sonra yıllık tekrarlanan işler olarak sürekli dönüyordu..  İşe kattığım hiç bir farklılık yoktu.. bu rutin benim işim olamazdı.. Bütün bu işler sabır işiydi.. büyük dikkat gerektiriyor, hata kabul etmiyordu..  En küçük hatada müşteriler ya da Devlet kapıya dayanıyordu.. Yaptığım her işi sahiplenmem nedeniyle devamsızlık yapmıyordum ama galiba ben Hamit gibi Mali Müşavir olmak istemiyordum.. Benim Devlet'le işim olmazdı.. !! Eczacıbaşı'nda İnsan Kaynakları'nda çalışan  bir arkadaşımız  bir gün bizim ofise uğramıştı, sohbet ediyorduk..  Ben tüm bu fikirlerimden bahsettim, gelecekte ne yapacağımı tam kestiremiyordu...

Amerika'da Gundelik Hayat

Avrupa'nin neresine gidersek gidelim bir mutfak yabancılığı çekiliyor.  Çoğu kez damak tadımız tutmuyor!  ne yiyeceğimizi bilemiyor, hep bilindik fast food dükkanlarını arıyorduk. Yeme icme konusu buralarda çok güzel..  Miami de bir tavukçuda yedik, sosları harika, çünkü Meksika lokantası.  Dallas BBQ leri, İtalyan Pizzaları, Uzakdoğu mutfakları, makarnalar, hamburgerler, patates kızartmaları, salatalar.. Bunların  her biri  nasıl bir yerde yerseniz yiyin hep aynı fiyat.  Oturduğunuz mekana gore değişmiyor. Hesap geldiğinde bahşiş öyle hesap pusulasının arasına sıkıştırılan bir şey değil. Açıkça hesap pusulasına yazıp kartınızdan çektiriyorsunuz.  Garsonlar yemeğiniz bitene kadar en az 2-3 kez gelip "her şey yolunda mı " diye soruyorlar. Çok ilgililer, gerçekten hak ediyorlar. Aşağıdaki hesap dökümünde görüleceği gibi bahşiş miktarını siz belirliyorsunuz. %15 Normal, %18 Great,  %20'ye  WOW  diyorlar :) Kola s...

Patronum Gülay Başaran..

Patron deyince aklımıza hemen iş yerinin sahibi gelir..  Gülay Başaran  bir şirket sahibi değildir ama kesinlikle patrondur..  Zaten ünvanlar öyle değil midir?  her ünvanın içini çalışan kendi doldurur, değerini kendi belirler.. Tam da bu yüzden Gülay Hn. a  PATRON  demeyi seçiyorum.. Avon'daki işime başladıktan yaklaşık 2 yıl sonra birlikte çalışmaya başladık ve tam 13 yıl  O'nun direkt bağlı ekibindeydim.. Tüm bu  yıllar boyunca temposuna ayak uydurmaya çalıştım. Tempo demekle neyi anlatmak istedim ? Patronum Gülay Başaran sabahları beş civarı kalkar, hazırlanır, yola çıkar, şirketin kapısını mesaiden bir saat önce   6,5 - 7  gibi açar.. Günlük değil haftalık değil yıllık planla çalışır. Ajandası herkese açıktır. Masanızda bilgisayarınızdan O'nun ajandasına girip baktığınızda içinizi bir umutsuzluk kaplar.. Görüşülecek boş 5 dakika yoktur.. Tek çare ya sabah 7'de ofise gelip kimseler kapmadan görüşmek ya da öğle yemeğini ...

Dünya Seyahati Planı

2014 yılına büyük bir planla başlıyoruz.   Bir yıldır bu plan içindeyiz. “DÜNYA SEYAHATİ” Geçen yıldan bu yana düşündüğümüz ama çalışırken zaman ayıramamak yüzünden gerçekleştiremediğimiz hayalimiz. Böyle bir seyahat bir haftada yapılamayacağına göre çalışan birinin böyle bir hayal kurması pek de mümkün olmuyor. Şimdi araştırdıkça bir çok gencin meslek hayatlarına ara verip “şimdi değilse ne zaman?” diyerek Dünya seyahatine çıktığını 7-8 ay çok az bir bütçeyle Dünyayı dolaştığını görüyorum. Ancak bunu gerçekleştirebilen çok az genç var. Bu tamamen istemekle ilgili sanırım. Yeterli isteği olanlar hiç bir engel tanımıyorlar. Tam bir yıl önce 2013 Yılının başında bu hayali kurmaya ve canlandırmaya başladık. Öncelikle bu fikri Çeşme Sheraton aklımıza koydu. Nasıl mı?  Geçen yıl bir promosyon yaptı. Çeşme Sheraton’da 30 gün Junior Suite konaklayan misafirlerine  bir Dünya Seyahati   hediye ettiğini duyurdu.   İşleri bir kenara koyunca...

Eczacıbaşı'nda Yeni Hayat

Fabrikaya geldiğimde çok şaşırmıştım. Bahçe içinde kocaman modern bir bina.. girişte solda kocaman bir yemekhane, ortada resepsiyon.. Üst katta her yer halı döşeli, açık kocaman bir alan,  hiç duvar yok, masalar aralardaki dolaplarla bölünmüş. O zamanlar kocaman bu katta sanırım 5 kişi çalışıyorduk. Sonraki yıllarda departmanlar kurulunca 5 kişi çalıştığımız alan yaklaşık 50 kişinin çalıştığı bir kat haline dönüştü.. Fabrikada serum üretiliyordu. Üretim yeni yeni başlıyordu. Fabrika binası kocamandı, üretimin yanında kocaman bir depo, bakım-onarım bölümü, kimya laboratuvarı, mikrobiyoloji laboratuvarları,  test hayvanları (tavşan ve fareler),   kocaman bir konferans salonu, personel için alışveriş yapabilsinler diye küçük bir market.. Çalışanlar işçiler, laborantlar, kimyagerler, mühendisler.. Fabrikada sadece üretim yapılıyordu, ilk  zamanlar diğer departmanlar yoktu. Yönetim kadrosu Eczacıbaşı İlaç'tan gelmişti ama alt kadrolar tamamen yeni kurulmuştu....

Samatya'da Unutulmayan Filmler

Samatya  bizim genellikle iş yemekleri yediğimiz güzel bir mekandır. Misafirlerimizi ağırlamak için bu eski yerleşim yerini çok severim.  Bir çok filme ev sahipliği yapmış bir mekandır. " İkinci Bahar ” dizisi;   Samatya’da  yaşayan insanları, komşulukları, dar gelirli yaşamları, küçük sıkıntıları, büyük hayalleri ve sıcak insan dokusuyla biçimlenen mahalle kültürünü anlatır. Develi'nin tam karşısında Ali Haydar Usta'nın yeri var.  Bu mekan   "İkinci Bahar"  filminin çekildiği mekan..  Bu dükkanın duvarlarında film sırasında çekilen fotoğraflar var. Ocakbaşı ve yemeklerin hazırlandığı mutfak, Şener Şen ve Türken Şoray'ın yemek pişirdikleri tezgahlar aynen orada.. İçeri girdiğimde kendimi bir filmin içinde hissederim. Su andaki sahibi de aynı Ali Haydar'a benziyor. Kim kime benziyor? Şener Şen filmde size mi benzetildi?  Bu sorumuzu  Ali Haydar Usta hep gülümseyerek  "onu da size bırakıyorum, siz yorumlayın"  diyerek ortada bı...

İsviçre'nin Neyi Farklı?

İsviçre geçen hafta bir referandum yaşadı.  Halk kullandığı oylarla yeni asgari ücreti reddetti. Nasıl oluyor da halkın meclisten öte bir yetkisi oluyor?  Referandum yapıyorlar. 2011 Yılında İsviçre'ye gittim.. Dünyanın en zengin ülkelerinden biri. Ülke topraklarında hiç savaş olmamış.  Dünyanın Bankası durumunda. Herkesin parası orada..  Şimdiye kadar hiç bir savaşta buralara kıyamamışlar :))  Hitler bile buraya gelince durmuş.. İsviçre muhteşem bir doğaya sahip. Yıllardır bunu yeşertmiş, korumuş.. Heidi'nin memleketi.. Teyzesi tarafından Alp'lerdeki  çocukları sevmeyen aksi dedesinin yanına yerleştirilen ve Peter'le arkadaş olan Heidi.. Yaşadığı yerlere, dağlara, yeşilliklere, mutluluğuna o zamandan hayranız.. İsviçre'ye Alp Dağları'na giderken tek tanıdığımız oydu. Dağ bayır dolaşırken izini göremesek te, yaşadığı yerler muhteşem doğasıyla  hayal bile edemeyeceğimiz güzellikteydi. Alp Dağlarının eteklerinde kurulu bir yerleşi...

Bodrum'da Yaşamak İstiyorsanız Elinizi Çabuk Tutun..

Bodrum Çevre Platformu  afişlerinde  "SİT Alanlarının imara açılmasına izin vermeyeceğiz"  demişti. Zaten her yanında inşaatlar devam eden Bodrum'un daha neresine ne yapacaklar acaba diyerek merakla toplantıya katıldım. Uzakta olanlar için buralarda neler oluyor gördüklerimi anlatayım da sizin de buralara gelme niyetiniz varsa buna göre plan yapın. Bodrum'un adını bildiğiniz her koyunda yeni projeler ve inşaatlar hızla devam ediyor. Hem de tipik Bodrum mimarisine hiç uymayan, tipiyle diğerlerine fark yaratarak fiyatta da farklı olan projeler ürüyor. Böylelikle Bodrumda    yeni bir projeden  ev almak falan hayallerinizi süsleyebilir.  Hayal olarak kalacaktır. Hemen bir örnek ;  Yeni yapılmakta olan orman içinde bir proje, denize yakın değil, orman içinde bu yüzden her villanın yüzme havuzu var.  Bu koca koca duvarları olan evler şehir evi değil mi? Biz boş yere mi kaçtık İstanbul'dan?? İnanın ağaçlar bile ön planda d...

Bir Zamanlar Adana'da Bir Hikaye Yaşandı, Kahramanları Siz, Biz, Onlar..

Ekibim artarak büyüyordu. Öyle ki değişen sistemlerle Bölge Yöneticisi sayısı hemen hemen her ay değişiyor, ekibime başkaları katılıyordu. Eskiden mülakatla seçtiğimiz yöneticilere, işini başarıyla yürüten, sahadan yetişmiş, belli başarılar elde etmiş yeni kişiler ekleniyordu. Her ay başka bir sayıya ulaşıyorduk. Kontrol edilemez şekilde büyüyorduk. Bir gezi sırasında / Antalya'ya Yıllık Toplantıya gidiyoruz.  İstanbul Ekibim Kibele Şöyle bir  saydım.. Tam 17 kişi..  belki eksik bile vardır.  O günler zorlanmaya başladığım ilk günlerdi. Her zaman yaptıklarımı yaptığım sürelerde gerçekleştirmem mümkün değildi. Zaman yetmiyor, ne yapsam da istediğim kalitede herkese yetişemiyordum.  Daha önce başka bir kesitini anlatmıştım..  (okumak için  buraya  tıklayın. ) O dönemler artık dönüm noktası oldu ve iş yapış şekillerimiz, yönetim araçlarımız değişmeye başladı. Büyüyen ekipleri yönetmek için başka şeyler yapmalıydık. ...