Ana içeriğe atla

Hong Kong



Güzel bir tatilden sonra yine şehirdeyiz.. Phuket' ten  3,5 saat sonra buradayız. Arada saat farkı var. 3 saat uçtuk, 2 saat harcadık ;))

Kocaman bır havaalanı terminaller arası yine trenler var. Otobüs duraklarını öğreniyoruz ama havaalanı karışık.. Oradan sağa, buradan sola, asansöre bin, beşinci kata çık, oradan yürü.. Sonunda dışarı çıkmayı beceriyoruz.. karşımızda otobüsler..  Şehir merkezine giden ve sadece 3 durakta duran transfer otobüsler var.. harika..  gideceğimiz yeri önce havaalanında öğreniyorum, sonra duraktaki bir yolcudan teyid alıyorum.. doğru yerdeyiz.. hemen otobüs geliyor.. içinde bavulları koymak ıçın raflar var, yerleşiyoruz.. Duraktaki yolcu bize nerede ineceğimizi de söylüyor.. yaklaşık 45 dakika sonra bir caddede iniyoruz. Taksiyle 5 dakikada otelimizdeyız..

Aksam şöyle bir kesfe çıkııyoruz.. Aman yarabbim.. bu ne kalabalık!!!!
Her yer yeme-içme yerleri, her yer alışveriş mağazaları, her yer dükkan..

Uzakdoğu'nun en büyük ve canlı pazarındayız.. Herkes sokaklarda.. Hamit diyorum bugün hafta sonu mu? hayır diyor bugün Çarşamba.. ;))

Dünyada nüfusu en yoğun 25. yermiş.. ötekileri düşünemiyorum. İnsanlar burada ezilmeden ve sıkışmadan yürüyor, sorun yok.. ama ortada acayip bir kalabalık var. Onların kendi mutfaklarında, yemeklerini pişiren yerlerde boş bir sandalye bile yok.. tıklım tıklım.. sabah başlıyorlar yemeğe, gece yarısına kadar dolu oluyor..

Acayip bir ekonomisi var.. insanın fazla olmasından dolayı inanılmaz bir alışveriş var. Burada bir dükkan açın sırtınız yere gelmez ;)) Dünyanın en buyuk markaları burada.. saatler, kıyafetler, mücevherler, kozmetik mağazaları, çantacılar, telefoncular, elektronikçiler, elektrikli ev eşyaları..




Her cadde ana cadde gibi.. ara sokaklar, kilometrelerce uzanan caddeler boyunca her yer ışıl ışıl tabelalarla dolu.. ne yana bakacağınızı şaşırıyorsunuz..

Ana caddelerden otobüsler hızla akıyorlar. Hepsi iki katlı.. başka türlü bu kadar insana yetmezdi.. herkes oturabiliyor. ancak metrolar öyle değil.  Yer altında büyük istasyonlar halinde çok yolcu taşıyan uzun trenleri var.  Metrolar çok kalabalık, inenler, binenler, yürüyenler... Trenlerin içi de ayakta yolcu dolu..

Tren biletleri gideceğiniz yere göre ayrı fiyatlı. Bu yüzden binerken sadece bileti okutuyorsunuz, inerken okuttuğunuzda ödemeyi alıyor.. Herhangi bir kontrol falan hiç görmedim.. kurallara uyan bir ülke..

Bu kadar kalabalık caddelerde ezilmesin diye kaldırım kenarlarına demir bariyerler yerleştirilmiş. Tüm cadddelerde var...bu yüzden yayalar sadece yaya geçitlerinden geçiyorlar. Işık yandığında karşılıklı iki ordu birbirine saldıracak sanıyorsunuz ;))  Işık yanmadan kimse geçmiyor, kuralcılar.. Amerika ve diğer ülkelerde kontrollü şekilde yayalar ışık yeşil olmasa bile geçiyorlar.. çünkü bazen cadde bomboş oluyor..

Hong Kong değişik özelliklerden oluşuyor. Bir ada ve bir yarım ada üzerinde.. Adadaki kısım sahilden başlayarak daha çok iş merkezleri, bankalar.. yarımada cruise limanı, alışveriş, kültür- sanat...  daha iç kısım gençlerin.. binlerce genç var sokaklarda.. buralarda mağazaları daha halk tipi, seyyar satıcı pazarları, sokak yeme- içme yerleri..  daha iç kısımlarda tamamen sokak pazarları, satıcılar, bit pazarları..yedek parçacılar..  bizim Mahmutpaşa gibi..

Bu saydığım sırayla Hong- Kong zengin mi fakir mi anlaşılamıyor.. Tamamı Çinli.. Zamanında Japon saldırısından İngilizler tarafından kurtarılmış ve onların yönetiminde kalmışlar. Şurada daha 20 yıl olmuş İngilizler den ayrılalı..

Şu anda Asya' nın en büyük serbest pazarı.. Ekonomisi çok güçlü.. tek zayıf alanı içme suyu.. Çin den boru doşemişler.. o kadar yani.. ama ne yapsınlar?   İngilizler den sonra Çin'e devrolunca buraya göçen göçene.. öyle bir hal almış ki ; haftada 70.000 kişi ülkeye giriş yapınca dur ... demişler..

Valla ben bu nüfusu görünce çok şaşırdım.. Bu kadar genş.. inanılmaz.. Dünyayı zaptederler.. o derece.. zaten her yerdeler.. Durakta bize yardımcı olan yolcu Kanada'dan gelmiş.. orada yaşıyor.. Her yeri Çinli sarmış.. Amerika, Avustralya, Uzak Doğu zaten dolu..

Bazı binaların asansörlerinde kuyruklar var. Bu da yüksek bir bina olan ITower  binasının yeme içme katlarına çıkmak için sıra bekleniyor. Biz de 32. kata çıkıp harika manzarayı seyrettik..

Nüfusun çok olmasına rağmen gençlerde bir dejenerasyon görmedim. Hepsi akıllı- uslu, derli- toplu.. insanlar çok temiz.. giyimler çok güzel..

Hele kadınlar.. hepsinin üzerinde dikkatinizi çekip ne güzelmiş dedirtecek bir şey var.. Kiminde mont, kiminde saat, çoğunda çantaaaa.. çantalar süper buralarda. Herkes marka kullanıyor..





Hele kuyumcular.. her adım başı kuyumcu.. altın.. altın.. altın.. neler yok ki.. altından biblolar bile yapmışlar.. takılar kalın kalın, kolyeler acayip şatafatlı kaba, saba.. Sokakta bu takıları görmedim ama mağazalar hep dolu.. Kuyumcular kocaman, içlerınde en az 10 kişi tezgahlara oturmuş, hepsi aynı siyah giysili.. diğer yanda müşterilerin oturmaları için koltuklar..kalabalık..

Akşamları oturduğumuz ve birşeyler içtiğimiz bir otelin kafesi vardı. Bu otelin düğünlerin yapıldığı salonu buradan gözüküyordu, iki ayrı akşam iki düğün seyrettim, çok iyi bir tesadüf oldu..  Gelinler çok süslü.. yani bizimkiler gibi.. ama burada çok güzel bir adet var. Gelinin nedimelerı var..3-5 kız arkadaşı.. Bunların hepsi aynı renk tuvalet giyiyor,  etol takıyorlar. Bir düğünde tuvaletler mor renkteydi. Erkeğın de 3-5 arkadaşı siyah takım elbiseli, beyaz gömlekli.. yakalarında ya da ceplerinde nedimelerin kıyafetiyle uyumlu mor renkli çiçek, papyon, mendil.

.


Gelinle damadı hiç yalnız bırakmıyorlar, hep onlarla beraber oluyorlar.. ekip gibi görünüyor, harika.. anneler- babaları hiç ortalıkta görmedim.. başka kimse ayakta değil. diğer tüm konuklar günlük giysilerini giymişler, sus, pus yok,, oteldeki bu düğünde başkaları gece kıyafeti, takım elbise falan giymemişler, Sanki sinemaya gider gibi giyinmişler, gelmişler..


Önce gelin damat bizdeki gibi bir merdivenden sahneye iniyor.. Burada çok hoşuma gitti.. gelinle - damat uzun bir konuşma yaptılar. ne anlattıklarını bilmiyorum ama konuşma fikri çok hoşuma gitti.. önce damat konuştu, sonra gelin.. herkes alkışladı.. yaklaşık 15-20 dakika sürmüştür.. uzun konuştular..  sonra yerlerine oturdular.. tüm salon şerefe kadeh kaldırdı.




Bu aşamadan sonra herhalde 20-30 kadar garson peşpeşe sıraya girmiş, ellerinde balık tabakları sırayla salona girdiler.. hepsi bir masaya dağıldı. Koca bir balık masadaki 10 kişiye paylaştırıldı. Elinde bir kepçe, balıktan bir parça koparıp kepçeyle bir kaseye koydu.. yanında çubuk..  işte ana yemek ;))

Saat kaç dersiniz.. hepsi geç saatlerde.. 9,5-10  olmuş.. düğün başlıyor.. öyle eğlence dans falan görmedim.. zaten pist falan gibi bir yer de yoktu, sadece yuvarlak masalar diziliydi. Sahne iki gecede de farklı renkliydi.. konsepte göre çiçeklerle süsleniyor ve gelin damadın adı sahnede yazıyor..

Bir gelinin bileklerinden dirseklerine kadar altın bilezik doluydu. Yine de hiç yüzü gülmüyordu ;)) Çinlilerin de bizim gibi altına, takıya düşkün olduğunu anladım..

Bu limanlara da Cruise gemileri yanaşıyor? nereye mi?  nereye olacak limana ;))  Ancak limanın kapıları bir alışveriş merkezine açılıyor. ;))  Çinli aklı işte..  Biz buraya bir girdik, akşam çıktık.. git git bitmiyor.. zaten sokaklar mağaza dolu...


Hong Kong zengin mi fakir mi anlayamadım demiştim.. Evleri ve binaları hiç görmeyin.. Şehrin ana caddelerinde tepeye bakmayın.. İlk 3 kat mağazanın ışıltılı tabelaları. vitrini, gerisi dökük pencereli, berbat perdeli, bol klima motorlu, kirli, eski, çcamaşır askılı.. Tüm binalardan çcamaşır sallanıyor. Biri rüzgarda düşse diye bekledim ama ;))  Uzak doğulular çamaşırları askıya asıyorlar. Daha az yer tutuyor, daha az ütü istiyor.. harika aslında.. evlerde yaşam yok sanırım.. herkes sokakta yiyip içiyor, evler küçük olmalı..





Hong Kong'ta özür dileme, pardon, günaydın, nasılsınız kelimeleri lugatlarında yok sanırım. Hiç kullanmıyorlar.. çok kabalar.. Herhalde kalabalık yaşamaktan.. çarpmak, ayağına basmak, hata yapmak özür gerektirmiyor.. Yolda yürürken genç bir çocuk arkadan ayağıma bastı, ayakkabım ayağımdan çıktı.. o derece yani.. yürüdü gitti.. ;((  çok kötü..

Amerika da bır mağazaya girdiğinizde mutlaka biri size uzaktan seslenir, merhaba, hoşgeldin, nasılsın, günün nasıl geçiyor?  der..  bir şeye ihtiyacın var mı? diye sorar, yok dersen hemen gider.. bakınırsan yanında biter..  buralarda nerdeee.. hiç satışçı değiller.. ama hiç..

Dükkana girin iki saat oturun biri gelip ne istiyorsun ?  demez... hepsi asık suratlı, hiç iıncelikleri, gülümsemeleri, karşılama, uğurlamaları, teşekkurleri yok.. konuşmaları zaten hiç anlaşılmıyor.. İngilizce telaffuzları çok garip.. aradan bir iki kelime seçebilirseniz harika..

Teknoloji mağazalarında elektronikler yanında büyük oranda kadınlar için cilt bakım aletleri var. Cilde peeling yapan fırçalar, nemlendiren cihazlar set halinde satılıyor..



Burada tüm kozmetik satan mağazalar dolu.. kadınlar cok düşkün.. Dünyada kozmetikte gördüğüm eğilim, takma tırnak, takma kirpik ve kaş boyama.. çok yaygın.. Çinlilerin neredeyse hepsinin kaşları boyalı.. bu işi harika yapıyorlar..  ciltlerinin ve ellerinin beyaz olması önemli sanırım, beyazlaştırıcı ürünleri var..

Yemek kültürleri bambaşka.. Bazı vitrinlerin önünde durup nasıl pişirdiklerini de seyrettim. Toprak kaplarda su, onların makarnası, konserve et, tavuk parçaları, karides, bazı sebzeler, salata yaprağı.. hepsini koyup kaynatıyorlar.. o da 1-2 dakika.. kaynar kaynar sofraya.. cubuklarla  tek tek kaşığa çıkarıp yiyiyorlar.  Tavukların üstü şekerden pırıl pırıl.. bal katıyorlar.. başka türlü türlü acayip yemek var. İşkembe, barsak.. sabahtan aksama kaynıyor.. herkesin önünde bir kase sürekli yiyorlar..

Bir keresinde çayı bile gördüm.. kazana doldurmuş, kepçeyle kaselere koyuyor.. kaseden içiyorlar.. ;(( sabah kahvaltısı yok, ben hiç görmedim.. yemekle başlıyorlar.. buralarda hamburger menülerinde ortasında etin üstünde bir de pişmiş yumurta var. Belki bizde de vardır, ben hiç görmemiştim.

Zaten ekmeği unutmuş  durumdayız.  Bir yerde yemek yiyeceksek önce ekmek gelir ya.. Amerika dışında ekmeği sofralarda hiç görmedim..

Kentucky yiyecekseniz kasadan şeffaf plastik eldiven alabilirsiniz ;)) sabahtan itibaren Mc Donalds'lar kuyruk.. hele öğlenlerı.. tüm okullar bu lokantalara dağılıyor.. her yer dolu..

Bazı plazalar var kapıdan yürüyen merdivenle çıkıyorsunuz.. Her katında bir restoran. Çin, Hint, Japon mutfakları kat kat.. Asansörle biz de 27. kata kadar çıktık. Harika Hong Kong manzarasını seyrettık.. asansörler önünde binanın tek ve çift katlarına çıkanlar için iki kuyruk var.

Bu ülkede yoga niye yapılıyor anladım.. İnsanın sadece kendiyle baş başa kalması, huzur bulması için  uygundur... kesinlikle  yoga şart..




Hong Kong bizim İstanbul gibi..  iki kıyısı var. Arada vapurlar gidip geliyor.. Bazıları bizim vapurlara benziyor.  Deniz müzesinde buralar nasıl liman oldu anlatmışlar. Aslında dağlık bir ülke. Bazı gökdelenleri dağların yamacına yapmışlar.



İngilizler ilk limanı burada inşa edince ticareti başlamış. Havaalanına gelirken ticaret limanlarından gectik.. inanamadım.. kilometrelerce..

Tarihlerini anlatırken 2. Dünya Savaşında Japon saldırılarına karşı İngilizleri kendilerini nasıl koruduğunu anlatıyorlar. Acilen Hong Kong'a çıkarma yapmışlar.. Filmi seyrederken çok şaşırdım.. Çinli askerler önünde İngilizler bembeyaz denizci kıyafetleri içindeler.. ama pantolon değil şort giymişler ;)) öyle rahatlar ki ; halbuki ortam gerilimli 2. Dunya Savaşı yaşanıyor.. filmlerde hep kaygısız ve güleryüzlü gürünüyorlar.. körfezi tamamen Japon saldırılarından temizliyorlar..

Aynı şekilde Avustralya ya da Japon saldırısı olduğunda İngilizler yanlarında oluyor. Avustralya o yıllarda Japon saldırısından korkuyor..   İngiltere nin  Dünya çapında sömürge kayıpları başlayınca korkup Amerika'nın yanında askeri müttefik olarak yer alıyorlar.. Çok stratejık..  hem Amerika hem İngiltere hala yanlarında..

Avustralya bu en büyük düşmanı Japonya'nın su anda en büyük ticari ortağı..
Dengeleri nasıl oturtmuşlar.. biz de hala Avrupa Birliğine girmeye çalışıyoruz ;))

Hong Kong hızlı bir şehir.. otobüsler hızlı, calışanlar hızlı.. Kasada duran kızları görmeniz lazım, elleri hızdan görünmüyor.. Hele bizim gözlüklü kısa boylu bir cimcimemiz var, gidip onu seyretmek için kek alıyoruz.. elleri uçuşuyor..  ama yine asık suratlı ;))

Akşamları masaj makinaları satan bır mağazanın müdavimiyiz.. Deneme için makinalar vardır ya.. güzelce oturuyoruz.. bunların makinaları süper.. ayak masajı da yapıyor.. ohhhhhh....  ayrıca ayak masajı yapan makinaları da deniyoruz ;))  sonra yola devamm...

Kültür merkezleri çok güzel. Deniz kıyısına Hollywood Bulvarı benzeri  bir cadde yapmışlar. Ünlü Çinli sinema sanatçılarının isimleri yıldızlara işlenmiş, bazılarının el izleri var. Bu yol deniz kıyısında olduğu için çok keyifli.





Hava iyi manzara vermeyecek kadar puslu. Karşı kıyı net görünmüyor, ışıltılar kayboluyor.
Denizin üzerinde gezinti yapan kırmızı yelkenliler, motorlar.. hareketli.. bir çok kişi bu alanda dolaşıyor.. Cumartesi günü burada çocuklar içiın çeşitli oyunlar düzenleniyor, hediyeler dağıtılıyor.. kalem, kalem kutusu, alışveriş çantası vb.



Çok büyük  parkları var ama şehir genelde beton.. bu parklar görünmüyor. ancak içine girince anlaşılıyor, kot farkı var. Parkların içi çok iyi düzenlenmiş, çok rahatlatıcı..





Arjantin'deki parklar hiç bir yerde yoookkk...  Buradaki parklar çim alan değil.. daha çok ağaçlar, yeşillikler..çiçekler.. şöyle boylu boyunca uzanan çim alanları karşı adaya yeni yapıyorlar. Sahilde düzenleme var.

Genclerin spora ilgisini hiç görmedik.. öyle sigara içen falan da çok yok.. yemek stillerinden dolayı sanırım hiç kilolu yok ipinceler..  Bu yüzden mağazalarda bedenler 34-38.. 40 ve üstünü büyük bedende satıyorlar.. valla almam.. ne bu böyle.. kompleks gelir.. neye elinizi atsanız küçük beden.. ayakkabıda da öyle.. 34-35.. buyuk numara 36..  Ben bir bakayım  dedim, bana 40 numara erkek ayakkabısı getirince.. kalsın dedim..  ;)) satıcılar böyle işte.. çok beceriksizler gerçekten.. Hiç ilgilenmiyorlar, asık suratlarını görünce bir şey isteyemiyorsunuz.

Dikkatimi çekti, kimse kimseyle göz teması kurmuyor. İnsan özlüyor, arıyor, biri günaydın desin, gülümsesin, ilgi göstersin.. Sadece kapıda broşür dağıtıp, tanıtımı biliyorlar, gerisi yok..

Hele tezgahtan bir şey alacaksanız...  merak ettiniz diyelim fiyatını sordunuz.. hemen bir indirimli fiyat söylüyor.. ya sabah siftahı, ya aksam pazarı.. diyorlar.. olmadı beğenmediniz gideceksiniz, ikinci indirim  geliyor.. onu da beğenmediniz hesap makinasını uzatıyorlar.. sen ne verirsin? 180 den başlayıp 80'e inerler..

Yapay çiçek konusunda müthişler. Şehırde bazı caddelerı yapay çiçekle süslemişler.. Parklar, vitrinler müthiş..





Sağa, sola, karşı adaya, ana karaya, parklara, sahile, alışveriş merkezlerine, dükkanlara, masaja, arka sokaklara, metroya, gemiye, ikiı katlı troleybüse..  derken.. çok güzel vakit geçiyor.. Şehrin her yerinde görülecek, gezilecek bir yer var..

Dönüşte  erkenden yine otobüsle havaalanına gidiyoruz.  Bu sefer içimizde başka bir heyecan var..
Tüm planlarımızın sonundayız...Dünya seyahatimizin son durağındayız..  İstanbul bizi bekliyor...


























Yorumlar

En Popüler Yazılar

Miami de Hayat..

Henuz Miami deyiz. Gemiden indikten sonra otelimize yerlesiyoruz. Bu sefer Miami nin Beach denilen caddelerinde otobusle bir tur atiyoruz. Miami beach en luks otellerin bulundugu ince uzun bir ada parcasi, turistik bolge. Fakat bu bolgede dolasirken denizi goremiyorsunuz. BIr tarafta oteller denizi tamamen kapatmislar, diger tarafinda da mahalleler. Aslida dogasinda arada nehirler, ve goller olan bu bolgede dogal guzellikleri farkedemiyorsunuz, cunku sehirin icinde kaybolmus. .  Sahil seridinde uzun ve genis bir kumsali var ancak ogleden sonra uzun otellerin golgesinde kaliyor.  Kumsalin hemen yanibasinda sahili zapteden bu oteller hic sevimli gorunmuyor. Mimari yapisi ve buyuklukleri bIr sehir goruntusu veriyor.  Okyanus oldugu icin dalgali. Tatil yapilacak bir yer mi?  bu kadar unlu buraya neden geliyor bilemedim.. Hele buralara gelmeden once bizim de unlulerin buralarda oldugunu okuyunca tekrar dusundum.. Neden kendi ulkemizi bu kadar ...

"Yeni bir iş" sanıyordum.. Bulduğum "Yeni Hayatımdı".. Eczacıbaşı-Avon..

Ofiste günler birbirine benziyor, her ay her işlem aynı sırayla defalarca tekrarlanarak yapılıyordu.. Her ay yazar kasa fişleri geliyor, sisteme giriliyor,  KDV beyannameleri hazırlanıyor,  SSK primleri hesaplanıyor, işe giriş-çıkışlar yapılıyor , vb...vb... Her ay birbirini tekrarlayan bu işler daha sona 3 aylık tekrarlanan işler, sonra yıllık tekrarlanan işler olarak sürekli dönüyordu..  İşe kattığım hiç bir farklılık yoktu.. bu rutin benim işim olamazdı.. Bütün bu işler sabır işiydi.. büyük dikkat gerektiriyor, hata kabul etmiyordu..  En küçük hatada müşteriler ya da Devlet kapıya dayanıyordu.. Yaptığım her işi sahiplenmem nedeniyle devamsızlık yapmıyordum ama galiba ben Hamit gibi Mali Müşavir olmak istemiyordum.. Benim Devlet'le işim olmazdı.. !! Eczacıbaşı'nda İnsan Kaynakları'nda çalışan  bir arkadaşımız  bir gün bizim ofise uğramıştı, sohbet ediyorduk..  Ben tüm bu fikirlerimden bahsettim, gelecekte ne yapacağımı tam kestiremiyordu...

Amerika'da Gundelik Hayat

Avrupa'nin neresine gidersek gidelim bir mutfak yabancılığı çekiliyor.  Çoğu kez damak tadımız tutmuyor!  ne yiyeceğimizi bilemiyor, hep bilindik fast food dükkanlarını arıyorduk. Yeme icme konusu buralarda çok güzel..  Miami de bir tavukçuda yedik, sosları harika, çünkü Meksika lokantası.  Dallas BBQ leri, İtalyan Pizzaları, Uzakdoğu mutfakları, makarnalar, hamburgerler, patates kızartmaları, salatalar.. Bunların  her biri  nasıl bir yerde yerseniz yiyin hep aynı fiyat.  Oturduğunuz mekana gore değişmiyor. Hesap geldiğinde bahşiş öyle hesap pusulasının arasına sıkıştırılan bir şey değil. Açıkça hesap pusulasına yazıp kartınızdan çektiriyorsunuz.  Garsonlar yemeğiniz bitene kadar en az 2-3 kez gelip "her şey yolunda mı " diye soruyorlar. Çok ilgililer, gerçekten hak ediyorlar. Aşağıdaki hesap dökümünde görüleceği gibi bahşiş miktarını siz belirliyorsunuz. %15 Normal, %18 Great,  %20'ye  WOW  diyorlar :) Kola s...

Patronum Gülay Başaran..

Patron deyince aklımıza hemen iş yerinin sahibi gelir..  Gülay Başaran  bir şirket sahibi değildir ama kesinlikle patrondur..  Zaten ünvanlar öyle değil midir?  her ünvanın içini çalışan kendi doldurur, değerini kendi belirler.. Tam da bu yüzden Gülay Hn. a  PATRON  demeyi seçiyorum.. Avon'daki işime başladıktan yaklaşık 2 yıl sonra birlikte çalışmaya başladık ve tam 13 yıl  O'nun direkt bağlı ekibindeydim.. Tüm bu  yıllar boyunca temposuna ayak uydurmaya çalıştım. Tempo demekle neyi anlatmak istedim ? Patronum Gülay Başaran sabahları beş civarı kalkar, hazırlanır, yola çıkar, şirketin kapısını mesaiden bir saat önce   6,5 - 7  gibi açar.. Günlük değil haftalık değil yıllık planla çalışır. Ajandası herkese açıktır. Masanızda bilgisayarınızdan O'nun ajandasına girip baktığınızda içinizi bir umutsuzluk kaplar.. Görüşülecek boş 5 dakika yoktur.. Tek çare ya sabah 7'de ofise gelip kimseler kapmadan görüşmek ya da öğle yemeğini ...

Dünya Seyahati Planı

2014 yılına büyük bir planla başlıyoruz.   Bir yıldır bu plan içindeyiz. “DÜNYA SEYAHATİ” Geçen yıldan bu yana düşündüğümüz ama çalışırken zaman ayıramamak yüzünden gerçekleştiremediğimiz hayalimiz. Böyle bir seyahat bir haftada yapılamayacağına göre çalışan birinin böyle bir hayal kurması pek de mümkün olmuyor. Şimdi araştırdıkça bir çok gencin meslek hayatlarına ara verip “şimdi değilse ne zaman?” diyerek Dünya seyahatine çıktığını 7-8 ay çok az bir bütçeyle Dünyayı dolaştığını görüyorum. Ancak bunu gerçekleştirebilen çok az genç var. Bu tamamen istemekle ilgili sanırım. Yeterli isteği olanlar hiç bir engel tanımıyorlar. Tam bir yıl önce 2013 Yılının başında bu hayali kurmaya ve canlandırmaya başladık. Öncelikle bu fikri Çeşme Sheraton aklımıza koydu. Nasıl mı?  Geçen yıl bir promosyon yaptı. Çeşme Sheraton’da 30 gün Junior Suite konaklayan misafirlerine  bir Dünya Seyahati   hediye ettiğini duyurdu.   İşleri bir kenara koyunca...

Eczacıbaşı'nda Yeni Hayat

Fabrikaya geldiğimde çok şaşırmıştım. Bahçe içinde kocaman modern bir bina.. girişte solda kocaman bir yemekhane, ortada resepsiyon.. Üst katta her yer halı döşeli, açık kocaman bir alan,  hiç duvar yok, masalar aralardaki dolaplarla bölünmüş. O zamanlar kocaman bu katta sanırım 5 kişi çalışıyorduk. Sonraki yıllarda departmanlar kurulunca 5 kişi çalıştığımız alan yaklaşık 50 kişinin çalıştığı bir kat haline dönüştü.. Fabrikada serum üretiliyordu. Üretim yeni yeni başlıyordu. Fabrika binası kocamandı, üretimin yanında kocaman bir depo, bakım-onarım bölümü, kimya laboratuvarı, mikrobiyoloji laboratuvarları,  test hayvanları (tavşan ve fareler),   kocaman bir konferans salonu, personel için alışveriş yapabilsinler diye küçük bir market.. Çalışanlar işçiler, laborantlar, kimyagerler, mühendisler.. Fabrikada sadece üretim yapılıyordu, ilk  zamanlar diğer departmanlar yoktu. Yönetim kadrosu Eczacıbaşı İlaç'tan gelmişti ama alt kadrolar tamamen yeni kurulmuştu....

Samatya'da Unutulmayan Filmler

Samatya  bizim genellikle iş yemekleri yediğimiz güzel bir mekandır. Misafirlerimizi ağırlamak için bu eski yerleşim yerini çok severim.  Bir çok filme ev sahipliği yapmış bir mekandır. " İkinci Bahar ” dizisi;   Samatya’da  yaşayan insanları, komşulukları, dar gelirli yaşamları, küçük sıkıntıları, büyük hayalleri ve sıcak insan dokusuyla biçimlenen mahalle kültürünü anlatır. Develi'nin tam karşısında Ali Haydar Usta'nın yeri var.  Bu mekan   "İkinci Bahar"  filminin çekildiği mekan..  Bu dükkanın duvarlarında film sırasında çekilen fotoğraflar var. Ocakbaşı ve yemeklerin hazırlandığı mutfak, Şener Şen ve Türken Şoray'ın yemek pişirdikleri tezgahlar aynen orada.. İçeri girdiğimde kendimi bir filmin içinde hissederim. Su andaki sahibi de aynı Ali Haydar'a benziyor. Kim kime benziyor? Şener Şen filmde size mi benzetildi?  Bu sorumuzu  Ali Haydar Usta hep gülümseyerek  "onu da size bırakıyorum, siz yorumlayın"  diyerek ortada bı...

İsviçre'nin Neyi Farklı?

İsviçre geçen hafta bir referandum yaşadı.  Halk kullandığı oylarla yeni asgari ücreti reddetti. Nasıl oluyor da halkın meclisten öte bir yetkisi oluyor?  Referandum yapıyorlar. 2011 Yılında İsviçre'ye gittim.. Dünyanın en zengin ülkelerinden biri. Ülke topraklarında hiç savaş olmamış.  Dünyanın Bankası durumunda. Herkesin parası orada..  Şimdiye kadar hiç bir savaşta buralara kıyamamışlar :))  Hitler bile buraya gelince durmuş.. İsviçre muhteşem bir doğaya sahip. Yıllardır bunu yeşertmiş, korumuş.. Heidi'nin memleketi.. Teyzesi tarafından Alp'lerdeki  çocukları sevmeyen aksi dedesinin yanına yerleştirilen ve Peter'le arkadaş olan Heidi.. Yaşadığı yerlere, dağlara, yeşilliklere, mutluluğuna o zamandan hayranız.. İsviçre'ye Alp Dağları'na giderken tek tanıdığımız oydu. Dağ bayır dolaşırken izini göremesek te, yaşadığı yerler muhteşem doğasıyla  hayal bile edemeyeceğimiz güzellikteydi. Alp Dağlarının eteklerinde kurulu bir yerleşi...

Bodrum'da Yaşamak İstiyorsanız Elinizi Çabuk Tutun..

Bodrum Çevre Platformu  afişlerinde  "SİT Alanlarının imara açılmasına izin vermeyeceğiz"  demişti. Zaten her yanında inşaatlar devam eden Bodrum'un daha neresine ne yapacaklar acaba diyerek merakla toplantıya katıldım. Uzakta olanlar için buralarda neler oluyor gördüklerimi anlatayım da sizin de buralara gelme niyetiniz varsa buna göre plan yapın. Bodrum'un adını bildiğiniz her koyunda yeni projeler ve inşaatlar hızla devam ediyor. Hem de tipik Bodrum mimarisine hiç uymayan, tipiyle diğerlerine fark yaratarak fiyatta da farklı olan projeler ürüyor. Böylelikle Bodrumda    yeni bir projeden  ev almak falan hayallerinizi süsleyebilir.  Hayal olarak kalacaktır. Hemen bir örnek ;  Yeni yapılmakta olan orman içinde bir proje, denize yakın değil, orman içinde bu yüzden her villanın yüzme havuzu var.  Bu koca koca duvarları olan evler şehir evi değil mi? Biz boş yere mi kaçtık İstanbul'dan?? İnanın ağaçlar bile ön planda d...

Bir Zamanlar Adana'da Bir Hikaye Yaşandı, Kahramanları Siz, Biz, Onlar..

Ekibim artarak büyüyordu. Öyle ki değişen sistemlerle Bölge Yöneticisi sayısı hemen hemen her ay değişiyor, ekibime başkaları katılıyordu. Eskiden mülakatla seçtiğimiz yöneticilere, işini başarıyla yürüten, sahadan yetişmiş, belli başarılar elde etmiş yeni kişiler ekleniyordu. Her ay başka bir sayıya ulaşıyorduk. Kontrol edilemez şekilde büyüyorduk. Bir gezi sırasında / Antalya'ya Yıllık Toplantıya gidiyoruz.  İstanbul Ekibim Kibele Şöyle bir  saydım.. Tam 17 kişi..  belki eksik bile vardır.  O günler zorlanmaya başladığım ilk günlerdi. Her zaman yaptıklarımı yaptığım sürelerde gerçekleştirmem mümkün değildi. Zaman yetmiyor, ne yapsam da istediğim kalitede herkese yetişemiyordum.  Daha önce başka bir kesitini anlatmıştım..  (okumak için  buraya  tıklayın. ) O dönemler artık dönüm noktası oldu ve iş yapış şekillerimiz, yönetim araçlarımız değişmeye başladı. Büyüyen ekipleri yönetmek için başka şeyler yapmalıydık. ...