Ana içeriğe atla

Amerika da Trafik..



Buralara gelmeden önce  Amerika da hız limitinin 50 olduğunu duymuş, okumuştum.. Allah allah diyordum bu kadar güzel koca koca arabalar yap sonra da hıza sınır getir !   Hiiiççç alakası yokmuş. Bu tamamen yanlış anlama...  ölçüleri yanlış okuma..





Arabalarda iç içe iki kilometre kadranı var.   Birisi Amerikan olçüsü olan Mil, diğeri bizim ölçümüz olan Km. . Kadran 50 yi gösterdiğinde aslında bize gore 80 km. ye denk geliyor. Bu yüzden otoyollarda arabalar uçuyor. Trafik hiç tıkanmadığından hızla akıp gidiyor, sağlama sollamaya ihtiyaç kalmıyor.  Mükemmel bir trafik düzenleri var. Araba kullanmadan önce kuralları mutlaka öğrenmek gerekiyor.

Şehir içinde sağa ve sola dönüşler için ayrı şeritler var, şeridinize girip bekliyorsunuz, yerlerde ok işaretleri sizi yönlendiriyor. Işıklar önünüzde değil tam karşınızda. Hani bizde ışıkların altında durduğunuzda ne renk yandı diye eğilip bakarız ya !  burada öyle bir şey yok. Işıklar karşınızda.. Işıklar için direkler dikmemişler, hepsini ipe dizmişler.  Ayni ipte 10 lamba saydım.. Hepsi farklı yöne bakıyor. Herkes kendi lambasını görüyor..

Işıklar öyle 2 dakikada  bir değişmiyor, trafiği boşaltıyor... neredeyse hiç bekleyen araç kalmıyor, öteki şeride geç diyor. Süreler buna göre ayarlanmış..  Bu da neyi önlüyor?   ikide bir dur kalk yapmıyorsunuz.    Önünüzde yeşil yandıysa kesin karşıya geçersiniz.. Bizdeki gibi 2-3 yeşilden sonra ancak geçmek yok.   Yenikapı feribot iskelesinin otoparkından 1 saatte çıkamadığımı hatırlıyorum. Gemi gelmiş.. yüzlerce araç çıkacak.. yok..

Burada ışıkların önünde kalın beyaz çizgiler var.    Işığınız kırmızıysa bu çizginin gerisinde kalacaksınız... önüne geçmek, üzerinde durmak yok.  Bazi yollarda ise ışık yok sadece yerde STOP yazısı var.  Bu yazıyı görünce duracaksınız.   Öyle kimse gelmiyor, yol boştu zaten.. demek yok.. durmak şart.   Duracaksınız kavşağı kontrol edeceksiniz... Eğer gelen giden yoksa hareket edip gidebilirsiniz. STOP hangi şeritte yazıyorsa o yöndeki araçlar kontrollü geçecekler. Öyle yavaşladım falan yok... tam olarak duracaksınız.. Öyle ki biz durup kontrol edip geçiyoruz, arkamızdaki peşimize takılmıyor.. o da durup kontrol edip geçiyor. Her bir araç bunu uygulamakla sorumlu..

Miami' de yürürken büyük bir gürültü koptu. Ne oldu falan diye etrafa bakınırken otoparkın girişine 2 büyük araç girdi. İkisi de son model jiplerden. Birinin tamponu yerde sürüklenirken, diğerinin sağ tarafı tamamen yamulmuştu.  İçimiz gitti yani.. İkisi de park girişine durdular, içinden 30-35 yaşlarında iki genç indi. Birbirlerine geçmiş olsun dediler, konuştular.. o kadar seyrettik kimin haklı kimin suçlu olduğunu anlayamadık. Bizdeki gibi ne yaptın kardeşim? arabamı mahvettin.. ben şurdan geliyordum, sen çarptın... falan yok... Buralarda sistem işliyor, bizde hep madur edebiyatı..

Amerika da trafik polisleri her caddede, neredeyse her yolda..  Kavşaklarda kenara çekmiş bekliyorlar. Arabanin içinde oturuyor... bir olay gördü.. zıpkın gibi fırlıyor, yakalıyor..

New York ta dolaşırken bir kavşakta bekleyen polis arabasını gördük. Anında fırladı ve kavşaktan dönüp bir taksinin arkasına geldi. Taksi sağa çekti. Polis te mesafeli ama arkasına durdu.  Polis arabasından indi, sakince taksiye yaklaştı. . Önce şoföre nasıl bir hata yaptığını anlattı.. ne yapması gerektiğini söyledi, soförü dinledi. Kuralları hatırlattı.. Yaklaşık bir 5 dakikalık görüşmeden sonra polis arabasına geri gitti... içine oturdu ve ceza evraklarını doldurdu.

Polis arabayı durdurmuşsa arabadan hiç inmemek gerekiyor. Öylece bekleyeceksiniz. Polis yanınıza gelecek, o sırada sizin elleriniz direksiyonda olacak. Bizim polisler gibi kırmızı ışıkta geçtiniz, ehliyet ruhsatı alıp gitmek yok.. Dikkatimi çeken en önemli şey , önce hatanın ne olduğunun söylenmesi ve kuralın hatırlatılması.. Hata konuşulurken polis resmen eliyle koluyla yolları işaret ederek sakin sakin anlatıyor..

Aynı olayı havaalanında gördüm. Son model bir arabanın  içinde yaşlıca kravatlı falan bir beyi durdurdu. Aynı şeyi yaptı, önce açıkladı, anlattı, adam da anlattı, biraz daha konuştular, sonra arabasına gitti, cezayı yazdı getirdi..

Burada polisler hep tek başına.. bizimkiler gibi koloni halinde değiller. Her bir arabada bir polis var. Bizde hep çevirme yapılır, cezalar öyle kesilir, ya da hız limitlerine ceza öderiz. Burada trafiğin tüm akışı sırasında yapılan hatalar yakalanıyor. O zaman da siz trafiği birey olarak düzene koymak yerine (bizde bir hata yapana korna çalma, yan pencereden bağırma, el kol hareketi yaparak uyarma anlamına geliyor ) burada sistem kuralları yönetiyor, siz de uyuyorsunuz.

Başkaları umurunuzda olmuyor. Kardeşim çöp buraya atılır mı? dan tutun, sıra bendeydi ya da bu şeritten gidilir mi? ye kadar bizde herkes birbirini eğitmeye, uyarmaya çalışıyor.. bir faydası da olmuyor.. Bizde sistem çalışmadığı için biz çalışıyoruz, birbirimizi yiyiyoruz..

Buralarda karmaşık kültürleri bir arada yönetecek kurallar var ve onlar sert şekilde  uygulanıyor.  Her yerde kurallar hatırlatılıyor. Bu şeride kamyon giremez.. bu şeritten sadece içinde 2 kisi ve daha fazla yolcu olanlar gidebilir.. Koca koca yazıyor..  Şeritleri öyle ayırmış ki en soldaki Carpool denilen bu şeritte içinde 2 ve daha fazla kişi olanlar gidebilir. Bu şeritler kalabalık gidenlere ayrılmış.. harika.. her kilometre başı hatırlatma panoları var. Cezasını da kocaman yazmışlar.. Ceza 350 dolar.. Bu şeritlerin arasını bariyerle falan ayırmamışlar araya iki kalın sarı çizgi çekmişler, hepsi budur.. Canınız çekti şeride girdiniz, cezayı postayla evinizde bilin..

Bazı otoyollarda da Sheriff arabaları bekliyor. New York polis derken, San Diego Sherif diyor.. hani şu filmlerdeki yıldızlı olanlardan.. arabalarında da öyle yazıyor. Otoyolda bir olay olduğunda hemen müdahale edebiliyorlar.

Buralarde bazı eyaletlerde benzin istasyonları muhteşem. Tüm yolların ortasında.. nasıl yani?  sağ ve sol şeridin ortasında. Her iki şeritten de girişi var. Yoldan çıkmanıza, sokak aralarında istasyon aramanıza gerek yok.. Hemen ortadaki istasyona girin, benzini alın, devam edin..  Böylece bizdeki gibi yolun sağına ve soluna ayrı ayrı dizilmemiş.  Ortaya bir tane .. tamam..  Bu istasyonların bir küçük parkı da var, isterseniz mola verip bir şeyler için..

İtfaiye ve ambulanslar çok yüksek volümlü düdüklerle ortalığı inletiyor. Hiç sağa sola bakmadan düdüklerini ötttürerek yollara dalıyorlar. Burada kontrol tamamen düdükleri duymak zorunda olan küçük arabalarda.. Geçiş üstünlüğü böyle bir şey.. Bizimkiler gibi arabaların arkasında değiller.. bomboş şeritlerde hızır gibi gidiyorlar.. hepsi pırıl pırıl, ışıltılı, kocaman, çok havalılar.

Bizim trafikte kaybolan zamanımızı hatırlayınca insanın içi sızlıyor. Buralarda hiç trafik görmedim, hiç takılmadık.. Tüm otoyollar iki katlı, kocaman şeritler, sağdan soldan hızla akan bir trafik..

Bizim otoyollarda gişeler önünde kuyruklar oluşturan, üzerimize biçer gibi gelen TIR ları hatırlıyorum. Her şeritten giderler.. Arka arkaya dizildiklerinde tüm yollar onların sanırsınız. Buralarda öyle bir resim hiç yok. Tek tük TIR var ama taşıma sadece karadan yapılmıyor. Bu ülkelerin limanları var.. bu ülkelerin trenleri var...

Öyle sahil şeridim ziyan olacak falan diye bakmıyorlar. Zaten yeteri kadar uzunlukta sahiller var. Hemen bu sahiller yanına kocaman limanlar yapıp, tonlarca malı bu limanlardan taşıyorlar. Miami gibi bir tatil beldesi dahil her deniz kıyısı olan yerde liman var. Bu limanlar kocaman.. vinçler, koca koca konteynerlar, gemiler..

Ayrıca buralarda konteyner taşıyan trenler var. Arjantinde bile bu trenler turistik bölgelerin içinden geçiyor, limana gidiyor.. öyle ay yakışmadı, uymadı falan yok.. New York ta deniz kıyısı göremezsiniz.. Her yer liman..

Düşünüyorum... bizim hangi limanlarımız, hangi trenlerimiz İstanbul'a mal taşıyor?  bilemiyorum...   Haydarpaşa vardı bir zamanlar??  tren seferleri durmuştu.. başladı mı acaba?  trene hangi limanlardan yük yükleniyor? ülkemizin neredeyse her yanı denizlerle çevrili.. insan öyle üzülüyor ki..  bunları gerçekleştirememiş olmak yüzünden çektiğimiz çileyi düşünüyorum, az gelişmişlik böyle bir şey...

Buralarda her suyun üstünde köprüler var. Biri demir, biri asma, biri tahta.. değişik değişik, yakın yakın..  köprülerle trafiği kısaltıp akıtıyorlar. Bize köprü meselesi çok ters geliyor, ne kadar gerekli olduğunu görüyorum. Buralarda her suyun kenarına cafe, restoran, çay bahçesi yapılmıyor.. her yerden denize girilmiyor.. Deniz toplumun tüm ihtiyaçlarını dengeli karşılayacak şekilde kullanılıyor. Istanbul' u düşünüyorum..  bu ne bolluk diyesi geliyor insanın..

Aynı zamanda sahillerde genellikle limandan sonra da donanma  geliyor.. hep yan yanalar..

Yüzmek için kumsalların  yanında marinalar, yanında yük indirilip bindirilen portlar, yanında donanma.. bunların biri diğerini hiç  görmüyor.. öyle konumlandırılmış.. denizin  üstünde  çeşitli köprüler. altından geçen trenler..

Yani buralarda deniz var.. Karada otoyollar, akan trafik, süper kocaman arabalar, TIR'lar, kamyonlar, lüks arabalar, polisler, sheriffler... kurallar, cezalar, şehircilik...

Yemeye- içmeye, görüşmeye, kavuşmaya, hayata katılmaya, eğlenmeye de zaman var..









En Popüler Yazılar

Miami de Hayat..

Henuz Miami deyiz. Gemiden indikten sonra otelimize yerlesiyoruz. Bu sefer Miami nin Beach denilen caddelerinde otobusle bir tur atiyoruz. Miami beach en luks otellerin bulundugu ince uzun bir ada parcasi, turistik bolge. Fakat bu bolgede dolasirken denizi goremiyorsunuz. BIr tarafta oteller denizi tamamen kapatmislar, diger tarafinda da mahalleler. Aslida dogasinda arada nehirler, ve goller olan bu bolgede dogal guzellikleri farkedemiyorsunuz, cunku sehirin icinde kaybolmus. .  Sahil seridinde uzun ve genis bir kumsali var ancak ogleden sonra uzun otellerin golgesinde kaliyor.  Kumsalin hemen yanibasinda sahili zapteden bu oteller hic sevimli gorunmuyor. Mimari yapisi ve buyuklukleri bIr sehir goruntusu veriyor.  Okyanus oldugu icin dalgali. Tatil yapilacak bir yer mi?  bu kadar unlu buraya neden geliyor bilemedim.. Hele buralara gelmeden once bizim de unlulerin buralarda oldugunu okuyunca tekrar dusundum.. Neden kendi ulkemizi bu kadar ...

"Yeni bir iş" sanıyordum.. Bulduğum "Yeni Hayatımdı".. Eczacıbaşı-Avon..

Ofiste günler birbirine benziyor, her ay her işlem aynı sırayla defalarca tekrarlanarak yapılıyordu.. Her ay yazar kasa fişleri geliyor, sisteme giriliyor,  KDV beyannameleri hazırlanıyor,  SSK primleri hesaplanıyor, işe giriş-çıkışlar yapılıyor , vb...vb... Her ay birbirini tekrarlayan bu işler daha sona 3 aylık tekrarlanan işler, sonra yıllık tekrarlanan işler olarak sürekli dönüyordu..  İşe kattığım hiç bir farklılık yoktu.. bu rutin benim işim olamazdı.. Bütün bu işler sabır işiydi.. büyük dikkat gerektiriyor, hata kabul etmiyordu..  En küçük hatada müşteriler ya da Devlet kapıya dayanıyordu.. Yaptığım her işi sahiplenmem nedeniyle devamsızlık yapmıyordum ama galiba ben Hamit gibi Mali Müşavir olmak istemiyordum.. Benim Devlet'le işim olmazdı.. !! Eczacıbaşı'nda İnsan Kaynakları'nda çalışan  bir arkadaşımız  bir gün bizim ofise uğramıştı, sohbet ediyorduk..  Ben tüm bu fikirlerimden bahsettim, gelecekte ne yapacağımı tam kestiremiyordu...

Amerika'da Gundelik Hayat

Avrupa'nin neresine gidersek gidelim bir mutfak yabancılığı çekiliyor.  Çoğu kez damak tadımız tutmuyor!  ne yiyeceğimizi bilemiyor, hep bilindik fast food dükkanlarını arıyorduk. Yeme icme konusu buralarda çok güzel..  Miami de bir tavukçuda yedik, sosları harika, çünkü Meksika lokantası.  Dallas BBQ leri, İtalyan Pizzaları, Uzakdoğu mutfakları, makarnalar, hamburgerler, patates kızartmaları, salatalar.. Bunların  her biri  nasıl bir yerde yerseniz yiyin hep aynı fiyat.  Oturduğunuz mekana gore değişmiyor. Hesap geldiğinde bahşiş öyle hesap pusulasının arasına sıkıştırılan bir şey değil. Açıkça hesap pusulasına yazıp kartınızdan çektiriyorsunuz.  Garsonlar yemeğiniz bitene kadar en az 2-3 kez gelip "her şey yolunda mı " diye soruyorlar. Çok ilgililer, gerçekten hak ediyorlar. Aşağıdaki hesap dökümünde görüleceği gibi bahşiş miktarını siz belirliyorsunuz. %15 Normal, %18 Great,  %20'ye  WOW  diyorlar :) Kola s...

Patronum Gülay Başaran..

Patron deyince aklımıza hemen iş yerinin sahibi gelir..  Gülay Başaran  bir şirket sahibi değildir ama kesinlikle patrondur..  Zaten ünvanlar öyle değil midir?  her ünvanın içini çalışan kendi doldurur, değerini kendi belirler.. Tam da bu yüzden Gülay Hn. a  PATRON  demeyi seçiyorum.. Avon'daki işime başladıktan yaklaşık 2 yıl sonra birlikte çalışmaya başladık ve tam 13 yıl  O'nun direkt bağlı ekibindeydim.. Tüm bu  yıllar boyunca temposuna ayak uydurmaya çalıştım. Tempo demekle neyi anlatmak istedim ? Patronum Gülay Başaran sabahları beş civarı kalkar, hazırlanır, yola çıkar, şirketin kapısını mesaiden bir saat önce   6,5 - 7  gibi açar.. Günlük değil haftalık değil yıllık planla çalışır. Ajandası herkese açıktır. Masanızda bilgisayarınızdan O'nun ajandasına girip baktığınızda içinizi bir umutsuzluk kaplar.. Görüşülecek boş 5 dakika yoktur.. Tek çare ya sabah 7'de ofise gelip kimseler kapmadan görüşmek ya da öğle yemeğini ...

Dünya Seyahati Planı

2014 yılına büyük bir planla başlıyoruz.   Bir yıldır bu plan içindeyiz. “DÜNYA SEYAHATİ” Geçen yıldan bu yana düşündüğümüz ama çalışırken zaman ayıramamak yüzünden gerçekleştiremediğimiz hayalimiz. Böyle bir seyahat bir haftada yapılamayacağına göre çalışan birinin böyle bir hayal kurması pek de mümkün olmuyor. Şimdi araştırdıkça bir çok gencin meslek hayatlarına ara verip “şimdi değilse ne zaman?” diyerek Dünya seyahatine çıktığını 7-8 ay çok az bir bütçeyle Dünyayı dolaştığını görüyorum. Ancak bunu gerçekleştirebilen çok az genç var. Bu tamamen istemekle ilgili sanırım. Yeterli isteği olanlar hiç bir engel tanımıyorlar. Tam bir yıl önce 2013 Yılının başında bu hayali kurmaya ve canlandırmaya başladık. Öncelikle bu fikri Çeşme Sheraton aklımıza koydu. Nasıl mı?  Geçen yıl bir promosyon yaptı. Çeşme Sheraton’da 30 gün Junior Suite konaklayan misafirlerine  bir Dünya Seyahati   hediye ettiğini duyurdu.   İşleri bir kenara koyunca...

Eczacıbaşı'nda Yeni Hayat

Fabrikaya geldiğimde çok şaşırmıştım. Bahçe içinde kocaman modern bir bina.. girişte solda kocaman bir yemekhane, ortada resepsiyon.. Üst katta her yer halı döşeli, açık kocaman bir alan,  hiç duvar yok, masalar aralardaki dolaplarla bölünmüş. O zamanlar kocaman bu katta sanırım 5 kişi çalışıyorduk. Sonraki yıllarda departmanlar kurulunca 5 kişi çalıştığımız alan yaklaşık 50 kişinin çalıştığı bir kat haline dönüştü.. Fabrikada serum üretiliyordu. Üretim yeni yeni başlıyordu. Fabrika binası kocamandı, üretimin yanında kocaman bir depo, bakım-onarım bölümü, kimya laboratuvarı, mikrobiyoloji laboratuvarları,  test hayvanları (tavşan ve fareler),   kocaman bir konferans salonu, personel için alışveriş yapabilsinler diye küçük bir market.. Çalışanlar işçiler, laborantlar, kimyagerler, mühendisler.. Fabrikada sadece üretim yapılıyordu, ilk  zamanlar diğer departmanlar yoktu. Yönetim kadrosu Eczacıbaşı İlaç'tan gelmişti ama alt kadrolar tamamen yeni kurulmuştu....

Samatya'da Unutulmayan Filmler

Samatya  bizim genellikle iş yemekleri yediğimiz güzel bir mekandır. Misafirlerimizi ağırlamak için bu eski yerleşim yerini çok severim.  Bir çok filme ev sahipliği yapmış bir mekandır. " İkinci Bahar ” dizisi;   Samatya’da  yaşayan insanları, komşulukları, dar gelirli yaşamları, küçük sıkıntıları, büyük hayalleri ve sıcak insan dokusuyla biçimlenen mahalle kültürünü anlatır. Develi'nin tam karşısında Ali Haydar Usta'nın yeri var.  Bu mekan   "İkinci Bahar"  filminin çekildiği mekan..  Bu dükkanın duvarlarında film sırasında çekilen fotoğraflar var. Ocakbaşı ve yemeklerin hazırlandığı mutfak, Şener Şen ve Türken Şoray'ın yemek pişirdikleri tezgahlar aynen orada.. İçeri girdiğimde kendimi bir filmin içinde hissederim. Su andaki sahibi de aynı Ali Haydar'a benziyor. Kim kime benziyor? Şener Şen filmde size mi benzetildi?  Bu sorumuzu  Ali Haydar Usta hep gülümseyerek  "onu da size bırakıyorum, siz yorumlayın"  diyerek ortada bı...

İsviçre'nin Neyi Farklı?

İsviçre geçen hafta bir referandum yaşadı.  Halk kullandığı oylarla yeni asgari ücreti reddetti. Nasıl oluyor da halkın meclisten öte bir yetkisi oluyor?  Referandum yapıyorlar. 2011 Yılında İsviçre'ye gittim.. Dünyanın en zengin ülkelerinden biri. Ülke topraklarında hiç savaş olmamış.  Dünyanın Bankası durumunda. Herkesin parası orada..  Şimdiye kadar hiç bir savaşta buralara kıyamamışlar :))  Hitler bile buraya gelince durmuş.. İsviçre muhteşem bir doğaya sahip. Yıllardır bunu yeşertmiş, korumuş.. Heidi'nin memleketi.. Teyzesi tarafından Alp'lerdeki  çocukları sevmeyen aksi dedesinin yanına yerleştirilen ve Peter'le arkadaş olan Heidi.. Yaşadığı yerlere, dağlara, yeşilliklere, mutluluğuna o zamandan hayranız.. İsviçre'ye Alp Dağları'na giderken tek tanıdığımız oydu. Dağ bayır dolaşırken izini göremesek te, yaşadığı yerler muhteşem doğasıyla  hayal bile edemeyeceğimiz güzellikteydi. Alp Dağlarının eteklerinde kurulu bir yerleşi...

Bodrum'da Yaşamak İstiyorsanız Elinizi Çabuk Tutun..

Bodrum Çevre Platformu  afişlerinde  "SİT Alanlarının imara açılmasına izin vermeyeceğiz"  demişti. Zaten her yanında inşaatlar devam eden Bodrum'un daha neresine ne yapacaklar acaba diyerek merakla toplantıya katıldım. Uzakta olanlar için buralarda neler oluyor gördüklerimi anlatayım da sizin de buralara gelme niyetiniz varsa buna göre plan yapın. Bodrum'un adını bildiğiniz her koyunda yeni projeler ve inşaatlar hızla devam ediyor. Hem de tipik Bodrum mimarisine hiç uymayan, tipiyle diğerlerine fark yaratarak fiyatta da farklı olan projeler ürüyor. Böylelikle Bodrumda    yeni bir projeden  ev almak falan hayallerinizi süsleyebilir.  Hayal olarak kalacaktır. Hemen bir örnek ;  Yeni yapılmakta olan orman içinde bir proje, denize yakın değil, orman içinde bu yüzden her villanın yüzme havuzu var.  Bu koca koca duvarları olan evler şehir evi değil mi? Biz boş yere mi kaçtık İstanbul'dan?? İnanın ağaçlar bile ön planda d...

Bir Zamanlar Adana'da Bir Hikaye Yaşandı, Kahramanları Siz, Biz, Onlar..

Ekibim artarak büyüyordu. Öyle ki değişen sistemlerle Bölge Yöneticisi sayısı hemen hemen her ay değişiyor, ekibime başkaları katılıyordu. Eskiden mülakatla seçtiğimiz yöneticilere, işini başarıyla yürüten, sahadan yetişmiş, belli başarılar elde etmiş yeni kişiler ekleniyordu. Her ay başka bir sayıya ulaşıyorduk. Kontrol edilemez şekilde büyüyorduk. Bir gezi sırasında / Antalya'ya Yıllık Toplantıya gidiyoruz.  İstanbul Ekibim Kibele Şöyle bir  saydım.. Tam 17 kişi..  belki eksik bile vardır.  O günler zorlanmaya başladığım ilk günlerdi. Her zaman yaptıklarımı yaptığım sürelerde gerçekleştirmem mümkün değildi. Zaman yetmiyor, ne yapsam da istediğim kalitede herkese yetişemiyordum.  Daha önce başka bir kesitini anlatmıştım..  (okumak için  buraya  tıklayın. ) O dönemler artık dönüm noktası oldu ve iş yapış şekillerimiz, yönetim araçlarımız değişmeye başladı. Büyüyen ekipleri yönetmek için başka şeyler yapmalıydık. ...