Ana içeriğe atla

Taşınma Hikayeleri

İnsanın nerede oturacağına karar vermesi zor bir iş. Hem biz çok değişiyoruz,  yaşadığımız yere yönelik beklentilerimiz değişiyor, ihtiyaçlarımız farklılaşıyor, hem de çevremiz, oturduğumuz yer değişiyor.

İmkanlarımız farklılaşıyor, daha iyi bir ev hayali ile alıştığımız mekanları değiştirip konu komşuyu geride bırakıp gidebiliyoruz. Bunu istediğimiz için yapıyoruz.

Yer değiştirme hikayeleri çok farklı olduğu için ben bu farklı hikayelere de göz gezdirmek istedim. Taşınma deyince hep aklıma göç etmek gelir. Göç belki dil ve kültür değişimini de getirir. Ben bu anlamda çok taşındım ama hiç göç etmedim.

Tarih farklı göç hikayeleriyle dolu.

Mübadele döneminde Balkanlar'dan göç eden, evini, eşyasını geride bırakıp ne taşıyabiliyorsa yanına alan insanların hikayelerini ve göç resimlerini görünce içim acır. Düşünsenize vatan bildiğiniz topraklar bir süre sonra size yabancı oluyor. Bu hem Türkler hem de Yunanlılar için aynı zorlukta. Binlerce insan oraya, binlercesi buraya. Rembetiko bu anlamda seyrettiğim en güzel film.
Buraya tıklayarak müziği dinleyebilirsiniz. 


Eğer bulursanız mutlaka seyredin derim. İki kültürün ne kadar aynı olduğunu, iç içe geçtiğini göreceksiniz. Bu yüzden "baklava" bizim mi? onların mı? tartışması o kadar yersiz. Yunanistan'a gittiğimizde dans ederken birden Rumca çalmaya başlayan  "hatırla ey peri, o mesut geceyi"  şarkısını dinlerken kültürlerimizin nasıl birbiri içine geçtiğini anladım.  Yok canım bizim şarkımız.. Evet Muhlis Sabahattin Bey'in şarkısı.. ama kime yazmış? Fransız sevgilisi Margaretha'ya..  Şarkının esas ismi de "Hatırla Margaretha".. Yani  bugünkü bakışımızla geçmişi bilmemiz ve anlamamız ne kadar zor. 

Bu iki halk  yıllarca komşu olmuş, birbirinin yemeklerini pişirmeyi öğrenmiş, yoklukları, dertlerini paylaşmış, aynı toprakları vatan bilmiş. Biz Ege'de birçok yerleşim yerinde bu göç hikayesinden geriye kalan evleri görüyoruz.



Bir böylesine istemeden, zorla, Devletlerin aldıkları kararlarla, savaşlarla yer değiştiren insanlar var. Nerede yaşayacağını, ne iş yapacağını bilmeden bir bilinmeze doğru yola çıkıyorlar. Hayatları mücadele dolu. Ailenin yarısı orada, yarısı burada. Anna-Baba orada, çocuklar burada... Geride kalan bir sürü hatıra..

Başka bir hikaye de para kazanmak için Dünya'nın farklı ülkelerine yapılan göçler.. Ülkelerindeki koşullardan dolayı dilini bile bilmedikleri ülkelere bilinmeze gidenler, giderken her türlü mücadeleyi ve zorluğu yenecek güçte hissedenler.. Umut edenler..


Büyük resimden bakınca dünyada birçok nedenle binlerce kişi yer değiştiriyor.

Sınırları belirli ülkeler vatanımız olmak yerine tüm dünyaya yayılıyoruz. Gidenler geriye dönmediklerine ve oralarda kök saldıklarına göre Dünya vatandaşı olma yolunda hızla ilerliyoruz.

Hayatı değişimin verdiği zorluklar, stres, mücadele olmadan geçirmek mi daha iyidir? yoksa bir mahallede doğup, aynı mahallede yaşlanmak mı daha iyidir?

Herhalde bu iki seçenek te kişiden kişiye değişir.  Zorunluluklar olmadığında da bazı insanlarda yer değiştirme isteği vardır. Hatta bir laf vardır   "tebdil-i mekanda ferahlık vardır" diye... Ben de yer değiştirdikçe rahat edenlerdenim.

Benim yer değiştirmelerim İstanbul'da olduğu halde  arkadaşlarımdan  Sevinç Hollanda'ya, Hülya Amerika'ya,  Ebru Belçika'ya, Melek önce Bahreyn'e sonra Kanada'ya, Nurcan Londra'ya yerleşti.

Böyle bakınca benim taşınma hikayelerim ne kadar da basit görünüyor.
İlk evlendiğimde Yeniköy'de oturuyorduk. Daha sonra Erenköy'e, oradan Büyükçekmece'ye, oradan Silivri'ye, oradan Beylikdüzü'ne, oradan Bodrum'a..

Anneannem evin boyası eskiyince   "haydi taşınalım"  dermiş. Anneannem de Kafkaslardan göçer bir çerkez ailenin kızı.. Annemin söylediğine göre ben de O'na çekmişim.

İstanbul'da yaşayıp da  "nasıl bir yerde yaşasam?"  sorusunu sormak çok havada kalıyor. Çünkü İstanbul isteklerin birini karşılasa birini karşılayamıyor. Bir şeyi veriyor, başka bir şeyi alıyor. Çok az seçenek bırakıyor.

Yeşillik olsun, ferah ve tenha olsun, müstakil olsun, şehir kargaşasından uzak olsun, denize yakın olsun, E-5'e ve TEM'e yakın olsun.. istedik ve 10 yıl boyunca Silivri'de Sunflower'da oturduk.


Burada oturduğumuz 10 yıl boyunca her gün işime olan mesafede 65 km.lik yolu göze almam gerekti. Çoğunlukla her sabah gün doğmadan evden çıkıp, gece yarıları eve girdim.  Buradaki hayat süperdi. Siteden içeri girince her şey değişiyordu. Bu nedenle yola katlanıp her türlü zorluğa rağmen zevkle oturduk. Yaz-kış her gün evde değildik. İşe gelip gidiyor, seyahatlerde farklı illerde konaklıyor, iş arkadaşlarımızla da dışarda vakit geçiriyorduk.

Emekli olduktan sonra yaşayacağımız yerle ilgili beklentimiz yine aynıydı. Ancak artık işe gidip gelmeyecektik, sosyal hayatımız kısıtlı olacaktı. Oysa şimdi oturduğumuz yerin bize çeşitli imkanlar sunması ve bizi aktif yapması gerekiyordu. Burası Silivri değildi..

Bu düşüncelerle Beylikdüzü'ne taşınma kararı aldık. Zaten kışları çok zor hava şartları oluyor ve gece gidiş gelişlerde TEM deki TIR'lar ve sel felaketleri nedeniyle iki  yıldır kışları Beylikdüzü'nde yaşıyorduk.

Bir yandan da emekli olunca hayatımızı küçültebilir miyiz? diye düşünüyor ve küçük bir evde yaşamanın antremanını yapıyorduk. İki yıl kış aylarında 1 oda 1 salon mini bir evde yaşamaya alıştık. İşe gidip gelirken de çok kolaylık oldu, hem de bu bölgeyi yakından tanıdık.

Daha önceleri Silivri'deki kocaman evde ev işlerimi bitiremez, oturmaya vakit bulamazken, bu küçücük evde sadece keyif yapıyordum. Hatta ev küçük olduğu için sadece akşamları kullanıyor, gündüzleri kendimizi dışarı atıp geziyorduk.   O zaman şunu öğrendim ki ;  büyük bir ev, büyük bir site  bizim hapishanemizdir aslında. İçine çeşitli olanaklar konulmuş, rahat etmeniz sağlanmıştır ama sizi dışarı bırakmaz, her şeyi kendi içinde karşılar. Etrafınızı duvarla çevirir,  kapısına da güvenlik yerleştirir. İşte hapishane hazırdır. Çalışıp koşa koşa içine gireceğiniz yer.

Yaşadığımız bölge, şehir bunu sağlayamadığı için maalesef bu küçücük yapay yaşam alanlarına sıkışıyoruz. Halbuki bunu şehir sağlayabilseydi ne hoş olurdu. Avrupa'da gördüğümüz şehirler hem ulaşımıyla hem de çeşitli etkinliklere yakınlıkla bizi cezbetmiyor mu? Hep İspanya'da siesta zamanı eve gidip öğle uykusu uyuyanlara gıpta ettim :)) Yaşam böyle kolay olmalıydı..

Şimdi yaşadığımız bölge bize çeşitli imkanlar sunuyor. İstanbul içinde bundan iyisi can sağlığı. Singapur gibi emekli olunca terkedilecek bir şehir aslında.

Henüz terketmeye hazır olmadığımızdan :))  bölgenin bize sunduğu olanakları yaşıyoruz. Birçok yere yürüyerek gidiyoruz. Arabayı çok az kullanır olduk :((

Bölgede birçok çam koruluğu  var. Bu koruluklardan birçoğunda spor alanları, yürüyüş parkurları var. Özellikle sabahları herkesin spor yaptığı alanlar bunlar. Bayağı da katılımcısı var. Birçok kadının nasıl da bacaklarını o kadar yükseğe kaldırabildiklerine şimdi şaşırmıyorum.

Beylikdüzü Kültür Merkezi'nde kursa gidiyor, ücretsiz konser dinliyor, tiyatrolar seyrediyoruz. Aylık programı yayınlanıyor, buna göre plan yapıp gösterileri kaçırmıyoruz. Hepsi ücretsiz. Zekai Tunca'yı bile seyrettik yani :)) Böyle günlerde Annemi'de çağırıyorum, birlikte gidiyoruz.

Kültür Merkezi'nin kütüphanesinde oturup çalışabilir, kitap okuyabilir, kitap alabilirsiniz. Gazete ve dergileri takip edebilirsiniz. Bir sürü bilgisayarı kullanabilir, internete bağlanabilirsiniz. Hatta bu yazımı oradan yazıyorum :))  Kurslarımız da bu kültür Merkezi'nde.

Ayrıca burada bir de Belediye'nin sosyal yardımlaşma ünitesi var. Giysilerinizi ya da evde ne vermek istiyorsanız verin..  bir dükkanı var, her şey askıda, her şey tertemiz. Ben mağaza zannettim.. Ayakkabılar.. hepsi dizili.. tabak-çanak-kırtasiye-bavul.. ne ararsanız var.

Öğlenleri bir şeyler yiyelim dediğinizde avlusunda sardunyalar dikili caminin çorba evinde self servis ekmek, su, çorba bedava. Ara-sıra bu çorba evinin koca bir tencerede kaynayan çorbasından içiyoruz.


Tam karşısındaki emekli kahvesinde  50 kuruşa çay, 2  liraya kahve içebilir çam ağaçlarının altında gölgelenebilirsiniz.  Emekli kahvesinde de bir kütüphane var. Yeni kitapların hepsini bulabilirsiniz.
Buraya ara sıra gelip tavla oynuyor, Barış isimli özürlü, dünya şekeri bir garsonun elinden kahvemizi içiyoruz.

Yine caminin altındaki enfes dönerden yiyiyor, akşamüstü çayımızı Simit Dünyası'nda gazete okuyarak geçiriyoruz. Sinemaya yürüyerek gidiyoruz.

Ulaşım için metrobüsleri kullanıyoruz. Her yer yürüyüş mesafesinde. Elektrik, su, doğal gaz, Telekom, PTT  yakınımızda. Alışveriş merkezleri çevremizde. Binamızın altında kafeler ve yemek yenecek bir sürü yer var.

Biri Çarşamba, diğeri Pazar günleri olmak üzere iki kapalı pazarı var.



Sokakları, caddeleri kocaman, geniş, ağaç dolu. Ağaçların hepsi büyük büyük. Bu yollarda yürümek çok zevkli oluyor. Burası hiç İstanbul'a benzemiyor.

Bir sokak arkadan Taksim ve Bakırköy otobüsleri geçiyor. Transit gidiyor.

Eh daha ne diyeyim. Bu nedenlerden dolayı emeklilik günlerimiz çok hareketli geçiyor, canımız sıkılmıyor.



Tiyatro biletlerimizi toptan Ataköy Yunus Emre'den aldık. Metrobüsle gidip gece metrobüsle dönüyoruz.

Arkadaşlarım hemen yanı başımda.. Birçoğu Beylikdüzü'nde oturuyor.
Bize sunduğu imkanlardan dolayı İstanbul'un en iyi emekli bölgesi olduğunu düşünüyorum.

Bu yüzden yeni bir yer keşfedene ve ihtiyaçlarımız değişene kadar
Beylikdüzü'ndeyiz :))











En Popüler Yazılar

Miami de Hayat..

Henuz Miami deyiz. Gemiden indikten sonra otelimize yerlesiyoruz. Bu sefer Miami nin Beach denilen caddelerinde otobusle bir tur atiyoruz. Miami beach en luks otellerin bulundugu ince uzun bir ada parcasi, turistik bolge. Fakat bu bolgede dolasirken denizi goremiyorsunuz. BIr tarafta oteller denizi tamamen kapatmislar, diger tarafinda da mahalleler. Aslida dogasinda arada nehirler, ve goller olan bu bolgede dogal guzellikleri farkedemiyorsunuz, cunku sehirin icinde kaybolmus. .  Sahil seridinde uzun ve genis bir kumsali var ancak ogleden sonra uzun otellerin golgesinde kaliyor.  Kumsalin hemen yanibasinda sahili zapteden bu oteller hic sevimli gorunmuyor. Mimari yapisi ve buyuklukleri bIr sehir goruntusu veriyor.  Okyanus oldugu icin dalgali. Tatil yapilacak bir yer mi?  bu kadar unlu buraya neden geliyor bilemedim.. Hele buralara gelmeden once bizim de unlulerin buralarda oldugunu okuyunca tekrar dusundum.. Neden kendi ulkemizi bu kadar ...

"Yeni bir iş" sanıyordum.. Bulduğum "Yeni Hayatımdı".. Eczacıbaşı-Avon..

Ofiste günler birbirine benziyor, her ay her işlem aynı sırayla defalarca tekrarlanarak yapılıyordu.. Her ay yazar kasa fişleri geliyor, sisteme giriliyor,  KDV beyannameleri hazırlanıyor,  SSK primleri hesaplanıyor, işe giriş-çıkışlar yapılıyor , vb...vb... Her ay birbirini tekrarlayan bu işler daha sona 3 aylık tekrarlanan işler, sonra yıllık tekrarlanan işler olarak sürekli dönüyordu..  İşe kattığım hiç bir farklılık yoktu.. bu rutin benim işim olamazdı.. Bütün bu işler sabır işiydi.. büyük dikkat gerektiriyor, hata kabul etmiyordu..  En küçük hatada müşteriler ya da Devlet kapıya dayanıyordu.. Yaptığım her işi sahiplenmem nedeniyle devamsızlık yapmıyordum ama galiba ben Hamit gibi Mali Müşavir olmak istemiyordum.. Benim Devlet'le işim olmazdı.. !! Eczacıbaşı'nda İnsan Kaynakları'nda çalışan  bir arkadaşımız  bir gün bizim ofise uğramıştı, sohbet ediyorduk..  Ben tüm bu fikirlerimden bahsettim, gelecekte ne yapacağımı tam kestiremiyordu...

Amerika'da Gundelik Hayat

Avrupa'nin neresine gidersek gidelim bir mutfak yabancılığı çekiliyor.  Çoğu kez damak tadımız tutmuyor!  ne yiyeceğimizi bilemiyor, hep bilindik fast food dükkanlarını arıyorduk. Yeme icme konusu buralarda çok güzel..  Miami de bir tavukçuda yedik, sosları harika, çünkü Meksika lokantası.  Dallas BBQ leri, İtalyan Pizzaları, Uzakdoğu mutfakları, makarnalar, hamburgerler, patates kızartmaları, salatalar.. Bunların  her biri  nasıl bir yerde yerseniz yiyin hep aynı fiyat.  Oturduğunuz mekana gore değişmiyor. Hesap geldiğinde bahşiş öyle hesap pusulasının arasına sıkıştırılan bir şey değil. Açıkça hesap pusulasına yazıp kartınızdan çektiriyorsunuz.  Garsonlar yemeğiniz bitene kadar en az 2-3 kez gelip "her şey yolunda mı " diye soruyorlar. Çok ilgililer, gerçekten hak ediyorlar. Aşağıdaki hesap dökümünde görüleceği gibi bahşiş miktarını siz belirliyorsunuz. %15 Normal, %18 Great,  %20'ye  WOW  diyorlar :) Kola s...

Patronum Gülay Başaran..

Patron deyince aklımıza hemen iş yerinin sahibi gelir..  Gülay Başaran  bir şirket sahibi değildir ama kesinlikle patrondur..  Zaten ünvanlar öyle değil midir?  her ünvanın içini çalışan kendi doldurur, değerini kendi belirler.. Tam da bu yüzden Gülay Hn. a  PATRON  demeyi seçiyorum.. Avon'daki işime başladıktan yaklaşık 2 yıl sonra birlikte çalışmaya başladık ve tam 13 yıl  O'nun direkt bağlı ekibindeydim.. Tüm bu  yıllar boyunca temposuna ayak uydurmaya çalıştım. Tempo demekle neyi anlatmak istedim ? Patronum Gülay Başaran sabahları beş civarı kalkar, hazırlanır, yola çıkar, şirketin kapısını mesaiden bir saat önce   6,5 - 7  gibi açar.. Günlük değil haftalık değil yıllık planla çalışır. Ajandası herkese açıktır. Masanızda bilgisayarınızdan O'nun ajandasına girip baktığınızda içinizi bir umutsuzluk kaplar.. Görüşülecek boş 5 dakika yoktur.. Tek çare ya sabah 7'de ofise gelip kimseler kapmadan görüşmek ya da öğle yemeğini ...

Dünya Seyahati Planı

2014 yılına büyük bir planla başlıyoruz.   Bir yıldır bu plan içindeyiz. “DÜNYA SEYAHATİ” Geçen yıldan bu yana düşündüğümüz ama çalışırken zaman ayıramamak yüzünden gerçekleştiremediğimiz hayalimiz. Böyle bir seyahat bir haftada yapılamayacağına göre çalışan birinin böyle bir hayal kurması pek de mümkün olmuyor. Şimdi araştırdıkça bir çok gencin meslek hayatlarına ara verip “şimdi değilse ne zaman?” diyerek Dünya seyahatine çıktığını 7-8 ay çok az bir bütçeyle Dünyayı dolaştığını görüyorum. Ancak bunu gerçekleştirebilen çok az genç var. Bu tamamen istemekle ilgili sanırım. Yeterli isteği olanlar hiç bir engel tanımıyorlar. Tam bir yıl önce 2013 Yılının başında bu hayali kurmaya ve canlandırmaya başladık. Öncelikle bu fikri Çeşme Sheraton aklımıza koydu. Nasıl mı?  Geçen yıl bir promosyon yaptı. Çeşme Sheraton’da 30 gün Junior Suite konaklayan misafirlerine  bir Dünya Seyahati   hediye ettiğini duyurdu.   İşleri bir kenara koyunca...

Eczacıbaşı'nda Yeni Hayat

Fabrikaya geldiğimde çok şaşırmıştım. Bahçe içinde kocaman modern bir bina.. girişte solda kocaman bir yemekhane, ortada resepsiyon.. Üst katta her yer halı döşeli, açık kocaman bir alan,  hiç duvar yok, masalar aralardaki dolaplarla bölünmüş. O zamanlar kocaman bu katta sanırım 5 kişi çalışıyorduk. Sonraki yıllarda departmanlar kurulunca 5 kişi çalıştığımız alan yaklaşık 50 kişinin çalıştığı bir kat haline dönüştü.. Fabrikada serum üretiliyordu. Üretim yeni yeni başlıyordu. Fabrika binası kocamandı, üretimin yanında kocaman bir depo, bakım-onarım bölümü, kimya laboratuvarı, mikrobiyoloji laboratuvarları,  test hayvanları (tavşan ve fareler),   kocaman bir konferans salonu, personel için alışveriş yapabilsinler diye küçük bir market.. Çalışanlar işçiler, laborantlar, kimyagerler, mühendisler.. Fabrikada sadece üretim yapılıyordu, ilk  zamanlar diğer departmanlar yoktu. Yönetim kadrosu Eczacıbaşı İlaç'tan gelmişti ama alt kadrolar tamamen yeni kurulmuştu....

Samatya'da Unutulmayan Filmler

Samatya  bizim genellikle iş yemekleri yediğimiz güzel bir mekandır. Misafirlerimizi ağırlamak için bu eski yerleşim yerini çok severim.  Bir çok filme ev sahipliği yapmış bir mekandır. " İkinci Bahar ” dizisi;   Samatya’da  yaşayan insanları, komşulukları, dar gelirli yaşamları, küçük sıkıntıları, büyük hayalleri ve sıcak insan dokusuyla biçimlenen mahalle kültürünü anlatır. Develi'nin tam karşısında Ali Haydar Usta'nın yeri var.  Bu mekan   "İkinci Bahar"  filminin çekildiği mekan..  Bu dükkanın duvarlarında film sırasında çekilen fotoğraflar var. Ocakbaşı ve yemeklerin hazırlandığı mutfak, Şener Şen ve Türken Şoray'ın yemek pişirdikleri tezgahlar aynen orada.. İçeri girdiğimde kendimi bir filmin içinde hissederim. Su andaki sahibi de aynı Ali Haydar'a benziyor. Kim kime benziyor? Şener Şen filmde size mi benzetildi?  Bu sorumuzu  Ali Haydar Usta hep gülümseyerek  "onu da size bırakıyorum, siz yorumlayın"  diyerek ortada bı...

İsviçre'nin Neyi Farklı?

İsviçre geçen hafta bir referandum yaşadı.  Halk kullandığı oylarla yeni asgari ücreti reddetti. Nasıl oluyor da halkın meclisten öte bir yetkisi oluyor?  Referandum yapıyorlar. 2011 Yılında İsviçre'ye gittim.. Dünyanın en zengin ülkelerinden biri. Ülke topraklarında hiç savaş olmamış.  Dünyanın Bankası durumunda. Herkesin parası orada..  Şimdiye kadar hiç bir savaşta buralara kıyamamışlar :))  Hitler bile buraya gelince durmuş.. İsviçre muhteşem bir doğaya sahip. Yıllardır bunu yeşertmiş, korumuş.. Heidi'nin memleketi.. Teyzesi tarafından Alp'lerdeki  çocukları sevmeyen aksi dedesinin yanına yerleştirilen ve Peter'le arkadaş olan Heidi.. Yaşadığı yerlere, dağlara, yeşilliklere, mutluluğuna o zamandan hayranız.. İsviçre'ye Alp Dağları'na giderken tek tanıdığımız oydu. Dağ bayır dolaşırken izini göremesek te, yaşadığı yerler muhteşem doğasıyla  hayal bile edemeyeceğimiz güzellikteydi. Alp Dağlarının eteklerinde kurulu bir yerleşi...

Bodrum'da Yaşamak İstiyorsanız Elinizi Çabuk Tutun..

Bodrum Çevre Platformu  afişlerinde  "SİT Alanlarının imara açılmasına izin vermeyeceğiz"  demişti. Zaten her yanında inşaatlar devam eden Bodrum'un daha neresine ne yapacaklar acaba diyerek merakla toplantıya katıldım. Uzakta olanlar için buralarda neler oluyor gördüklerimi anlatayım da sizin de buralara gelme niyetiniz varsa buna göre plan yapın. Bodrum'un adını bildiğiniz her koyunda yeni projeler ve inşaatlar hızla devam ediyor. Hem de tipik Bodrum mimarisine hiç uymayan, tipiyle diğerlerine fark yaratarak fiyatta da farklı olan projeler ürüyor. Böylelikle Bodrumda    yeni bir projeden  ev almak falan hayallerinizi süsleyebilir.  Hayal olarak kalacaktır. Hemen bir örnek ;  Yeni yapılmakta olan orman içinde bir proje, denize yakın değil, orman içinde bu yüzden her villanın yüzme havuzu var.  Bu koca koca duvarları olan evler şehir evi değil mi? Biz boş yere mi kaçtık İstanbul'dan?? İnanın ağaçlar bile ön planda d...

Bir Zamanlar Adana'da Bir Hikaye Yaşandı, Kahramanları Siz, Biz, Onlar..

Ekibim artarak büyüyordu. Öyle ki değişen sistemlerle Bölge Yöneticisi sayısı hemen hemen her ay değişiyor, ekibime başkaları katılıyordu. Eskiden mülakatla seçtiğimiz yöneticilere, işini başarıyla yürüten, sahadan yetişmiş, belli başarılar elde etmiş yeni kişiler ekleniyordu. Her ay başka bir sayıya ulaşıyorduk. Kontrol edilemez şekilde büyüyorduk. Bir gezi sırasında / Antalya'ya Yıllık Toplantıya gidiyoruz.  İstanbul Ekibim Kibele Şöyle bir  saydım.. Tam 17 kişi..  belki eksik bile vardır.  O günler zorlanmaya başladığım ilk günlerdi. Her zaman yaptıklarımı yaptığım sürelerde gerçekleştirmem mümkün değildi. Zaman yetmiyor, ne yapsam da istediğim kalitede herkese yetişemiyordum.  Daha önce başka bir kesitini anlatmıştım..  (okumak için  buraya  tıklayın. ) O dönemler artık dönüm noktası oldu ve iş yapış şekillerimiz, yönetim araçlarımız değişmeye başladı. Büyüyen ekipleri yönetmek için başka şeyler yapmalıydık. ...