Ana içeriğe atla

Çocukluğum - 2


O zamanlar bomboş çayırlıklar, tek tük evler, at arabaları.. Şimdi baktığımda küçücük, ama çocukluğumun kocaman  Demirkapı ve Bağlar Caddeleri..

Önce tek katlı, sonra iki katlı, sonra 3 katlı bahçe içinde evimiz. O zamanlar evler bir seferde pek bitmez, paramız oldukça üzerine bir kat çıkmak şeklinde yıllar süren bir inşaat serüveni yaşanırdı.

İlk yıllarda ben daha ilkokuldayken tek katlı evimizin girişi  çini , odalar tahta döşemeydi. Bu döşemeleri annnem tahta fırçasıyla fırçalaya fırçalaya temizlerdi..


Daha sonra bu döşemelerin üzeri muşambalar ile kaplandı.  Ben küçük olduğum için tahta fırçalamadım, ama muşamba döneminde henüz vileda yokken dizlerimin üzerinde yer silmeye yetiştim.

Aynen bu resimdeki gibi döşenirdi. Arada bazı tahtaların çürüdüğü olurdu, bunlar değiştirilirdi.
Devir rutubet devriydi.   Evin duvarları rutubet alır,  ahşap pencereler çürür, macunları dökülürdü.

Paramızın tümünü inşaata verdiğimiz için hep sıkıntı yaşar, işçilik vermemek için annem, babam, abim  birlikte günden güne birkaç parça tahta çakarak odaları bitirirlerdi.  Çocukluğum boyunca evin her tarafına bir şeyler yapıldığını ve bunların hiç bitmediğini biliyorum.  İşler bittiğinde de tamiratlar başlardı.  Ya üst kattan su gelirdi, ya da boyacı tuvalete fırçasını atar, tuvaleti tıkardı. Ya tavanda rutubet olur, ya da camlar su alırdı. Hep yağmurlu havalarda cam önlerine bezler koyarak suları çekerdik.

Mutfakta bir tel dolabımız vardı. Bu dolap hala Avşa'da  takım dolabı olarak yaşıyor. Ne enteresandır ki ; o zamanlardan şimdiye kalan iki değerli Isparta halısından başka bir eşya olmamasına rağmen bu dolap yaşamayı başarmış ve bugünlere gelmiş.. geçen gün baktım, daha uzun yıllar yaşayacak görünüyor :))



Mutfak tezgahımızın hemen üstünde şimdiki gibi kapaklı dolaplar yok. Tabakları dikine dizdiğimiz bir raf var. Bu rafa tabakları dizip alt kısımdaki rafa da bardakları sıralıyorduk.

İlk buzdolabı mahallede bizim evdeydi.  Ben hatırlamıyorum ama buzdolabı ile birlikte tel dolabın fonksiyonları da değişmiş.  Tel dolabın içinde yemekler saklanırken tabak, çanak ya da erzakların saklandığı bir dolap haline gelmiş.

Arçelik marka bu buzdolabımız yıllar içinde en az 10 kez kamyona binip biryerlere gitmiş, sonra geri gelmiştir. Motoru yabancı olan bu buzdolabı evin en orjinal ve pahalı ürünüydü. Anneme sordum O buzdolabının Frigidaire olduğunu söyledi. Yani ikisi de olabilir :))


Her yaz tatile kamplara gittiğimiz için buzdolabı da bizimle yaz başında gider, yaz sonunda dönerdi.

Henüz no-frost dolaplar yoktu. Bu yüzden dolap buz tutar, arada bir dolabın buzları çözdürülür, her yere akan sular silinirdi.

Mutfaktaki kap-kacak genellikle alüminyumdu.  Bu tencereler incecik olur, içine ne konulursa hemencecik ısıtırdı. Şimdilerin kalın tabanlı tencereleri gibi önce kendini ısıtmazdı.  Yemeklerden sonra hemen bir tencere ya da çaydanlıkla su kaynamaya bırakılır, bulaşıklar kaynayan su ılıtılıp yıkanırdı. Hep bulaşık yıkamayı çok sevdim. Şimdilerde bile birçok şeyi hemen elimde yıkayıp kaldırmayı severim.

Kışın buzzzzz gibi olan mutfakta donardık. Sadece bir odada soba yandığından diğer odaların kapıları kapalı tutulur, mutfak da ocağın ısısıyla ısınırdı. Hemen yemekleri yiyip sobalı odaya kaçardık. Bu yüzden bulaşık yıkamak zahmetli işti. Hele durularken musluktan akan buzzz gibi suya dayanmak çok zordu. Durulama da genellikle bir tencere içinde çalkalayarak yapılırdı. Akan su ziyan edilmezdi :)

Sobanın üzerinde sürekli kaynayan su bulunurdu. Bu hem odaya bir nemli hava sağlar, hem de evin sıcak su ihtiyacı karşılanırdı. Soba kışın evin merkezindeydi. Annem sabah kalkar kalkmaz hemen sobayı ateşler sonra işine gücüne bakardı. Sobayı yakmak için odun, kömür odaya kovalarla taşınır, çıkan küller çöpe atılır, ya da buzlu havalarda sokak kapısı önüne dökülürdü. Okuldan gelince donan ayaklarımı ısıtmak için hep bu sıcacık sobaya dayanır, çoraplarımın topuklarını hep sobada yakardım. Zaten naylon olan çoraplar hemen yanıverir, bir delik açılırdı.

Sobanın maşası bize ekmek kızartma teli olur, üzerine ekmekleri dizip kızartır ya da kestane közlerdik.  Kestane kış aylarında en çok yediğimiz yemişti.  Bir soba ile ne keyif yaparmışız. Bunu bu sene gittiğimiz  Ordu Mesudiye 'de yaz aylarında bile akşamları soğukta yanan kuzineleri görünce tekrar hatırladım.  Üzerinde yemek ısıt, su ısıt, ekmek kızart, kestane, papates közle... Şimdilerde bunları yapabilmek için bir ocak, bir kettle, bir ekmek kızartma makinası, bir fırına ihtiyaç olacaktır.

O zamanlar tüm bu işler için hiç elektrik enerjisi kullanılmazdı. Şimdi ise hepsini ancak elektrikli bir cihazla yapabilirsiniz. Enerji kaynaklarımızın har vurulup harman savurulması bu anlama geliyor sanırım. Mehmet Akif Ersoy'un medeniyeti   "tek dişi kalmış canavar" olarak tanımlamış olması eskiden hiç hoşuma gitmezdi...  şimdi bakınca "haklıymış" diyorum..

Elektrikle çalışan sadece bir buzdolabımız vardı.  Elektrik süpergesi yerine çalı süpürgesi kullanılırdı. Daha sonraları yine döküntüleri toplayan Gırgır kullanmaya başlamıştık.

Banyoda da elektrikle çalışan bir tek çamaşır makinası vardı ama çok sonra bu konfor geldi. Daha önce leyenlerde elde yıkanırdı. Ben çoğu kez leyenin içine girer çamaşırların üzerine basıp köpükleriyle oynardım.

Banyoda sıcak su kazanı yine odunla yakılır, içindeki su ısıtılırdı. O zaman banyo sıcacık olur, kazandan kaynar su akardı.  Önce kovaya sıcak su doldurulur,  soğuk suyla ılıtılır,  bir tahta taburenin üzerine oturulurdu. Kazan yandığı gün sırayla herkes banyoya girer, ısınan su ziyan edilmezdi.  Bu da genellikle pazar günleri olurdu. Her banyodan sonra birbirimize  "sıhhatler olsun" demeyi ihmal etmezdik.   Bu  "afiyet olsun"  gibi bir dilekti.  Şimdiki gibi öyle sık sık banyo yapılmaz, bu banyo günü beklenirdi.

Babam bazen geceleri bazen gündüzleri evde olurdu.  Her işe gidişinde Annem bahçe kapısına kadar Babama eşlik eder, uğurlardı. Bu uğurlamalarda ben de Babamın paltosunun altına saklanır  "Baba n'olur bugün işe gitme"  derdim.   "Ekmek parası kızım"   deyince de   "bugün ekmeğimiz var, gitmene gerek yok"  derdim..

Eve sabaha karşı dönerken mutlaka cadde üzerindeki fırına uğrar tazecik halka kurabiye alırdı.

Sabah kalktığımızda gece gelen bu yiyecekleri merakla araştırırdım. Çoğunlukla Babamın kendine aldığı mezeleri bir güzel afiyetle yerdim.

Ayağıma giydiğim takunyalara bayılır, çıkardığı sesi çok severdim.


Elbiselerimi hep annem dikerdi. Zaten o zamanlar  iç çamaşırları dahil her şey dikilirdi.  Çiçek desenli yumuşacık pazen kumaştan elbiselerim vardı.  Üstü dar oturur, arkadan düğmeli, belden büzgülü, belinde arkadan bağlanan kuşaklı..   Ayrıca renk renk kazaklar örülürdü. Çoraplar baş parmaktan çabuk delinir, hep yamanırdı.  Hiçbir giysi atılmaz, kimselere verilmez, gömlek yakaları ters çevirilir,  pantolonlar aşınırsa içten yama yapılırdı.

Ne çok şey değişti.




Yorumlar

En Popüler Yazılar

Miami de Hayat..

Henuz Miami deyiz. Gemiden indikten sonra otelimize yerlesiyoruz. Bu sefer Miami nin Beach denilen caddelerinde otobusle bir tur atiyoruz. Miami beach en luks otellerin bulundugu ince uzun bir ada parcasi, turistik bolge. Fakat bu bolgede dolasirken denizi goremiyorsunuz. BIr tarafta oteller denizi tamamen kapatmislar, diger tarafinda da mahalleler. Aslida dogasinda arada nehirler, ve goller olan bu bolgede dogal guzellikleri farkedemiyorsunuz, cunku sehirin icinde kaybolmus. .  Sahil seridinde uzun ve genis bir kumsali var ancak ogleden sonra uzun otellerin golgesinde kaliyor.  Kumsalin hemen yanibasinda sahili zapteden bu oteller hic sevimli gorunmuyor. Mimari yapisi ve buyuklukleri bIr sehir goruntusu veriyor.  Okyanus oldugu icin dalgali. Tatil yapilacak bir yer mi?  bu kadar unlu buraya neden geliyor bilemedim.. Hele buralara gelmeden once bizim de unlulerin buralarda oldugunu okuyunca tekrar dusundum.. Neden kendi ulkemizi bu kadar ...

"Yeni bir iş" sanıyordum.. Bulduğum "Yeni Hayatımdı".. Eczacıbaşı-Avon..

Ofiste günler birbirine benziyor, her ay her işlem aynı sırayla defalarca tekrarlanarak yapılıyordu.. Her ay yazar kasa fişleri geliyor, sisteme giriliyor,  KDV beyannameleri hazırlanıyor,  SSK primleri hesaplanıyor, işe giriş-çıkışlar yapılıyor , vb...vb... Her ay birbirini tekrarlayan bu işler daha sona 3 aylık tekrarlanan işler, sonra yıllık tekrarlanan işler olarak sürekli dönüyordu..  İşe kattığım hiç bir farklılık yoktu.. bu rutin benim işim olamazdı.. Bütün bu işler sabır işiydi.. büyük dikkat gerektiriyor, hata kabul etmiyordu..  En küçük hatada müşteriler ya da Devlet kapıya dayanıyordu.. Yaptığım her işi sahiplenmem nedeniyle devamsızlık yapmıyordum ama galiba ben Hamit gibi Mali Müşavir olmak istemiyordum.. Benim Devlet'le işim olmazdı.. !! Eczacıbaşı'nda İnsan Kaynakları'nda çalışan  bir arkadaşımız  bir gün bizim ofise uğramıştı, sohbet ediyorduk..  Ben tüm bu fikirlerimden bahsettim, gelecekte ne yapacağımı tam kestiremiyordu...

Amerika'da Gundelik Hayat

Avrupa'nin neresine gidersek gidelim bir mutfak yabancılığı çekiliyor.  Çoğu kez damak tadımız tutmuyor!  ne yiyeceğimizi bilemiyor, hep bilindik fast food dükkanlarını arıyorduk. Yeme icme konusu buralarda çok güzel..  Miami de bir tavukçuda yedik, sosları harika, çünkü Meksika lokantası.  Dallas BBQ leri, İtalyan Pizzaları, Uzakdoğu mutfakları, makarnalar, hamburgerler, patates kızartmaları, salatalar.. Bunların  her biri  nasıl bir yerde yerseniz yiyin hep aynı fiyat.  Oturduğunuz mekana gore değişmiyor. Hesap geldiğinde bahşiş öyle hesap pusulasının arasına sıkıştırılan bir şey değil. Açıkça hesap pusulasına yazıp kartınızdan çektiriyorsunuz.  Garsonlar yemeğiniz bitene kadar en az 2-3 kez gelip "her şey yolunda mı " diye soruyorlar. Çok ilgililer, gerçekten hak ediyorlar. Aşağıdaki hesap dökümünde görüleceği gibi bahşiş miktarını siz belirliyorsunuz. %15 Normal, %18 Great,  %20'ye  WOW  diyorlar :) Kola s...

Patronum Gülay Başaran..

Patron deyince aklımıza hemen iş yerinin sahibi gelir..  Gülay Başaran  bir şirket sahibi değildir ama kesinlikle patrondur..  Zaten ünvanlar öyle değil midir?  her ünvanın içini çalışan kendi doldurur, değerini kendi belirler.. Tam da bu yüzden Gülay Hn. a  PATRON  demeyi seçiyorum.. Avon'daki işime başladıktan yaklaşık 2 yıl sonra birlikte çalışmaya başladık ve tam 13 yıl  O'nun direkt bağlı ekibindeydim.. Tüm bu  yıllar boyunca temposuna ayak uydurmaya çalıştım. Tempo demekle neyi anlatmak istedim ? Patronum Gülay Başaran sabahları beş civarı kalkar, hazırlanır, yola çıkar, şirketin kapısını mesaiden bir saat önce   6,5 - 7  gibi açar.. Günlük değil haftalık değil yıllık planla çalışır. Ajandası herkese açıktır. Masanızda bilgisayarınızdan O'nun ajandasına girip baktığınızda içinizi bir umutsuzluk kaplar.. Görüşülecek boş 5 dakika yoktur.. Tek çare ya sabah 7'de ofise gelip kimseler kapmadan görüşmek ya da öğle yemeğini ...

Dünya Seyahati Planı

2014 yılına büyük bir planla başlıyoruz.   Bir yıldır bu plan içindeyiz. “DÜNYA SEYAHATİ” Geçen yıldan bu yana düşündüğümüz ama çalışırken zaman ayıramamak yüzünden gerçekleştiremediğimiz hayalimiz. Böyle bir seyahat bir haftada yapılamayacağına göre çalışan birinin böyle bir hayal kurması pek de mümkün olmuyor. Şimdi araştırdıkça bir çok gencin meslek hayatlarına ara verip “şimdi değilse ne zaman?” diyerek Dünya seyahatine çıktığını 7-8 ay çok az bir bütçeyle Dünyayı dolaştığını görüyorum. Ancak bunu gerçekleştirebilen çok az genç var. Bu tamamen istemekle ilgili sanırım. Yeterli isteği olanlar hiç bir engel tanımıyorlar. Tam bir yıl önce 2013 Yılının başında bu hayali kurmaya ve canlandırmaya başladık. Öncelikle bu fikri Çeşme Sheraton aklımıza koydu. Nasıl mı?  Geçen yıl bir promosyon yaptı. Çeşme Sheraton’da 30 gün Junior Suite konaklayan misafirlerine  bir Dünya Seyahati   hediye ettiğini duyurdu.   İşleri bir kenara koyunca...

Eczacıbaşı'nda Yeni Hayat

Fabrikaya geldiğimde çok şaşırmıştım. Bahçe içinde kocaman modern bir bina.. girişte solda kocaman bir yemekhane, ortada resepsiyon.. Üst katta her yer halı döşeli, açık kocaman bir alan,  hiç duvar yok, masalar aralardaki dolaplarla bölünmüş. O zamanlar kocaman bu katta sanırım 5 kişi çalışıyorduk. Sonraki yıllarda departmanlar kurulunca 5 kişi çalıştığımız alan yaklaşık 50 kişinin çalıştığı bir kat haline dönüştü.. Fabrikada serum üretiliyordu. Üretim yeni yeni başlıyordu. Fabrika binası kocamandı, üretimin yanında kocaman bir depo, bakım-onarım bölümü, kimya laboratuvarı, mikrobiyoloji laboratuvarları,  test hayvanları (tavşan ve fareler),   kocaman bir konferans salonu, personel için alışveriş yapabilsinler diye küçük bir market.. Çalışanlar işçiler, laborantlar, kimyagerler, mühendisler.. Fabrikada sadece üretim yapılıyordu, ilk  zamanlar diğer departmanlar yoktu. Yönetim kadrosu Eczacıbaşı İlaç'tan gelmişti ama alt kadrolar tamamen yeni kurulmuştu....

Samatya'da Unutulmayan Filmler

Samatya  bizim genellikle iş yemekleri yediğimiz güzel bir mekandır. Misafirlerimizi ağırlamak için bu eski yerleşim yerini çok severim.  Bir çok filme ev sahipliği yapmış bir mekandır. " İkinci Bahar ” dizisi;   Samatya’da  yaşayan insanları, komşulukları, dar gelirli yaşamları, küçük sıkıntıları, büyük hayalleri ve sıcak insan dokusuyla biçimlenen mahalle kültürünü anlatır. Develi'nin tam karşısında Ali Haydar Usta'nın yeri var.  Bu mekan   "İkinci Bahar"  filminin çekildiği mekan..  Bu dükkanın duvarlarında film sırasında çekilen fotoğraflar var. Ocakbaşı ve yemeklerin hazırlandığı mutfak, Şener Şen ve Türken Şoray'ın yemek pişirdikleri tezgahlar aynen orada.. İçeri girdiğimde kendimi bir filmin içinde hissederim. Su andaki sahibi de aynı Ali Haydar'a benziyor. Kim kime benziyor? Şener Şen filmde size mi benzetildi?  Bu sorumuzu  Ali Haydar Usta hep gülümseyerek  "onu da size bırakıyorum, siz yorumlayın"  diyerek ortada bı...

İsviçre'nin Neyi Farklı?

İsviçre geçen hafta bir referandum yaşadı.  Halk kullandığı oylarla yeni asgari ücreti reddetti. Nasıl oluyor da halkın meclisten öte bir yetkisi oluyor?  Referandum yapıyorlar. 2011 Yılında İsviçre'ye gittim.. Dünyanın en zengin ülkelerinden biri. Ülke topraklarında hiç savaş olmamış.  Dünyanın Bankası durumunda. Herkesin parası orada..  Şimdiye kadar hiç bir savaşta buralara kıyamamışlar :))  Hitler bile buraya gelince durmuş.. İsviçre muhteşem bir doğaya sahip. Yıllardır bunu yeşertmiş, korumuş.. Heidi'nin memleketi.. Teyzesi tarafından Alp'lerdeki  çocukları sevmeyen aksi dedesinin yanına yerleştirilen ve Peter'le arkadaş olan Heidi.. Yaşadığı yerlere, dağlara, yeşilliklere, mutluluğuna o zamandan hayranız.. İsviçre'ye Alp Dağları'na giderken tek tanıdığımız oydu. Dağ bayır dolaşırken izini göremesek te, yaşadığı yerler muhteşem doğasıyla  hayal bile edemeyeceğimiz güzellikteydi. Alp Dağlarının eteklerinde kurulu bir yerleşi...

Bodrum'da Yaşamak İstiyorsanız Elinizi Çabuk Tutun..

Bodrum Çevre Platformu  afişlerinde  "SİT Alanlarının imara açılmasına izin vermeyeceğiz"  demişti. Zaten her yanında inşaatlar devam eden Bodrum'un daha neresine ne yapacaklar acaba diyerek merakla toplantıya katıldım. Uzakta olanlar için buralarda neler oluyor gördüklerimi anlatayım da sizin de buralara gelme niyetiniz varsa buna göre plan yapın. Bodrum'un adını bildiğiniz her koyunda yeni projeler ve inşaatlar hızla devam ediyor. Hem de tipik Bodrum mimarisine hiç uymayan, tipiyle diğerlerine fark yaratarak fiyatta da farklı olan projeler ürüyor. Böylelikle Bodrumda    yeni bir projeden  ev almak falan hayallerinizi süsleyebilir.  Hayal olarak kalacaktır. Hemen bir örnek ;  Yeni yapılmakta olan orman içinde bir proje, denize yakın değil, orman içinde bu yüzden her villanın yüzme havuzu var.  Bu koca koca duvarları olan evler şehir evi değil mi? Biz boş yere mi kaçtık İstanbul'dan?? İnanın ağaçlar bile ön planda d...

Bir Zamanlar Adana'da Bir Hikaye Yaşandı, Kahramanları Siz, Biz, Onlar..

Ekibim artarak büyüyordu. Öyle ki değişen sistemlerle Bölge Yöneticisi sayısı hemen hemen her ay değişiyor, ekibime başkaları katılıyordu. Eskiden mülakatla seçtiğimiz yöneticilere, işini başarıyla yürüten, sahadan yetişmiş, belli başarılar elde etmiş yeni kişiler ekleniyordu. Her ay başka bir sayıya ulaşıyorduk. Kontrol edilemez şekilde büyüyorduk. Bir gezi sırasında / Antalya'ya Yıllık Toplantıya gidiyoruz.  İstanbul Ekibim Kibele Şöyle bir  saydım.. Tam 17 kişi..  belki eksik bile vardır.  O günler zorlanmaya başladığım ilk günlerdi. Her zaman yaptıklarımı yaptığım sürelerde gerçekleştirmem mümkün değildi. Zaman yetmiyor, ne yapsam da istediğim kalitede herkese yetişemiyordum.  Daha önce başka bir kesitini anlatmıştım..  (okumak için  buraya  tıklayın. ) O dönemler artık dönüm noktası oldu ve iş yapış şekillerimiz, yönetim araçlarımız değişmeye başladı. Büyüyen ekipleri yönetmek için başka şeyler yapmalıydık. ...